Hikâye, üniversiteden mezun olduktan sonra hayallerle dolu adımlarını profesyonel hayatın sert gerçekleriyle yüzleştirmek zorunda kalan, neşeli, enerjik ve içten bir genç kadın olan Nie Xi Guang’ın yolculuğunu anlatır. Hayata her zaman gülümseyerek bakan Xi Guang, başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları karşısında bile umut etmeyi bırakmayan bir ruha sahiptir.
Üniversite yıllarında, zekâsı ve mesafeli tavırlarıyla dikkat çeken Zhuang Xu’ya karşı kimseye açamadığı, tatlı olduğu kadar acı da barındıran tek taraflı bir aşk beslemiştir. Bu duygu, Xi Guang’ın gençliğinin en saf ama en kırılgan hatıralarından biri olarak kalır; söylenmemiş sözler ve yarım kalan ihtimallerle birlikte geçmişte donup kalır.
İş hayatına adım attığında ise kader, onu bambaşka bir yöne sürükler. Bir zamanlar başarılı bir cerrah olan, ancak hayatında radikal bir değişiklik yaparak güneş enerjisi sektöründe yeni bir kariyer inşa eden Lin Yu Sen ile yolları kesişir. İlk karşılaşmaları, yanlış anlaşılmalar ve mesafeli bir iletişimle gölgelenir. Ancak Lin Yu Sen, zamanla Nie Xi Guang’ın içtenliği, çalışkanlığı ve etrafına ışık saçan kişiliği karşısında kayıtsız kalamaz.
Lin Yu Sen’in sakin gücü ve olgun yaklaşımıyla, Xi Guang’ın sıcak ve parlak enerjisi birleştiğinde, ikisi de farkında olmadan birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Xi Guang, onun koşulsuz desteği sayesinde geçmişteki pişmanlıklarını geride bırakır; kalbinde taşıdığı eksik ve yarım aşkın yerini, cesurca tutunabildiği gerçek bir sevgi alır.
Bu hikâye;
ilk aşkın izleri,
hayatın yön değiştiren kararları,
ve doğru zamanda karşılaşılan doğru insanın iyileştirici gücü üzerine kurulmuş, sıcak, umut dolu ve kalpten bir romantik anlatıdır.
Hikâye, 1970’lerin çalkantılı ve sert atmosferinde, gücün parayla, adaletin ise kanla sınandığı bir dönemde geçer. Ülke hızla değişirken, perde arkasında yükselen çıkar savaşları ve yozlaşma, toplumun her katmanına sızmaktadır.
Baek Gi Tae, servet ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hedeflerine ulaşmak için hiçbir sınırı tanımayan tehlikeli bir adamdır. Para, nüfuz ve bağlantılar onun için yalnızca araçtır; asıl istediği şey mutlak kontroldür. Gölge anlaşmalar, kirli pazarlıklar ve sessiz infazlar onun dünyasının olağan parçalarıdır.
Karşısında ise, içgüdüleriyle hareket eden, korkuyu tanımayan ve adaleti sağlamak uğruna kendini tüketmekten çekinmeyen bir savcı vardır: Jang Gun Yeong. Onu diğerlerinden ayıran şey, sistemin çürümüşlüğünü kabullenmemesi ve gerektiğinde yasaların sınırında değil, tam içinde savaşmayı seçmesidir. Avcı gibi iz sürer, sabırlıdır ve hedefini asla bırakmaz.
İkili, ülkeyi sarsacak büyük ve karanlık bir olayın merkezinde karşı karşıya geldiğinde, bu çatışma artık yalnızca iki adam arasındaki bir hesaplaşma olmaktan çıkar. Jang Gun Yeong, Baek Gi Tae’yi durdurmak için hem mesleki kariyerini hem de hayatını riske atar; çünkü bu savaşta geri adım atmak, her şeyin daha da çürümesine göz yummak demektir.
Bu tehlikeli oyunda yalnız değillerdir.
– Choi Yu Ji, perde arkasında ipleri tutan, politik ve ekonomik çıkarları ustaca yönlendiren bir lobicidir.
– O Ye Jin, gerçeğin peşinden gitmekten vazgeçmeyen, belgeler ve tanıklar arasında kaybolmuş bir araştırmacıdır.
– Bae Geum Ji, olayların tam ortasında kalan ve tarafsız kalmanın bedelini ağır ödeyen bir figürdür.
– Cheon Seok Jeong, devlet mekanizmasının derinliklerinde yer alan başkatip olarak, sırların anahtarını elinde tutmaktadır.
Bu hikâye;
gücün yozlaştırıcı doğasını,
adaletin ne pahasına savunulması gerektiğini,
ve 1970’lerin karanlığında insanın gerçek yüzünü gözler önüne seren, sert, gerilim dolu ve karakter odaklı bir dönem anlatısıdır.
Ve sonunda şu soru kalır:
Gerçekten kazanan kim olacaktır gücü elinde tutan mı, yoksa kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan mı?
Hikâye, 2125 yılında, insanlığın yıldızlara doğru attığı en cesur adımların ardından, gelecekte tam yüz yıl sonrasında geçmektedir. İnsanlar, Dünya’nın sınırlı kaynakları ve artan nüfus baskısı nedeniyle 40 yıl önce Mars’a göç etmeye başlamış, kızıl gezegen artık yalnızca bir keşif noktası değil, kalıcı bir yuva hâline gelmiştir.
Günümüzde Mars’ta yaklaşık 100.000 insan, Dünya merkezli GUA (Gezegenlerarası Uzay Ajansı) tarafından yönetilen dev kolonilerde yaşamaktadır. Bu koloniler; kubbelerle kaplı şehirler, yapay atmosfer sistemleri ve ileri biyoteknoloji sayesinde ayakta durmaktadır. Ancak her şey bu kadar kontrollü ve düzenli görünse de, Mars hâlâ insana ait olmayan bir gezegendir ve bilinmeyene karşı sessiz bir tehdit barındırmaktadır.
Bir gün, Mars’ın uzak ve daha önce keşfedilmemiş bir bölgesinde, kaynağı ve amacı bilinmeyen gizemli bir nesne ortaya çıkar. İlk başta sıradan bir jeolojik anomali sanılan bu oluşum, kısa sürede olağanüstü özellikler sergilemeye başlar:
– Fizik kurallarına uymayan enerji dalgalanmaları,
– İnsan zihniyle etkileşime giren tepkiler,
– Zaman ve mekân algısını bozan etkiler…
Bu nesnenin varlığı yalnızca Mars’taki kolonilerde paniğe yol açmakla kalmaz, Dünya’da da küresel bir alarma neden olur. GUA, nesneyi kontrol altına almak için acil protokoller başlatırken, bilim insanları onun dünya dışı bir zekâya mı ait olduğu, yoksa insanlığın hiç bilmediği bir doğa yasasının ürünü mü olduğu sorusuna cevap aramaya başlar.
Ancak çok geçmeden acı bir gerçek ortaya çıkar:
Bu nesne sadece keşfedilmeyi bekleyen bir kalıntı değildir.
İnsanlığın varlığını, evrendeki yerini ve geleceğini sorgulatan bir anahtar niteliği taşımaktadır.
Mars’taki kolonilerde yaşayan insanlar, artık sadece hayatta kalma mücadelesi vermekle kalmayacak; Dünya’daki insanlıkla birlikte tek bir kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. Nesne, iki gezegen arasındaki hassas dengeyi tehdit ederken, bazıları onu insanlığın evrimindeki bir sonraki adım olarak görür, bazıları ise mutlak bir yok oluşun habercisi olduğuna inanır.
Bu hikâye;
insanın bilinmeyene olan açgözlü merakı,
kontrol etme arzusu,
ve tanrısal güce dokunmanın bedeli üzerine kurulu,
Mars ile Dünya’yı birbirine bağlayan epik, felsefi ve gerilim dolu bir bilimkurgu anlatısıdır.
Ve artık tek bir soru vardır:
İnsanlık bu keşfe hazır mıdır, yoksa kendi sonunu mu uyandırmıştır?
Seo Jun Gyeong, bekâr ve başarılı bir kadın doğum uzmanıdır. Mesleğinde saygı gören, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayata sahip, çekici ve kendinden emin bir kadındır. Ancak bu mükemmel görüntünün ardında, kimseyle paylaşamadığı derin bir yalnızlık gizlidir.
Yedi yıl önce yaşanan ve ailesinin dağılmasına neden olan bir kazanın ardından, Jun Gyeong her şeyi geride bırakıp ailesinden kaçmıştır. Bu olay, onun kalbine gömdüğü ve itiraf etmekten korktuğu en büyük sırrıdır. Gerçeğin ortaya çıkmasından duyduğu korku, onu daha sert, daha mesafeli ve daha güçlü görünmeye zorlar. Ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar kalabalıkların içinde yer alırsa alsın, içindeki boşluk hiç dolmaz.
Tam da bu yalnızlığın en derin noktasında, Jun Gyeong’un karşısına bir adam çıkar.
Bu adam, onun geçmişini değil belki ama yalnızlığını gerçekten görebilen tek kişidir. Kimsenin fark etmediği kırılganlığını, bastırdığı acılarını ve kaçtığı gerçeği hisseder.
Bu karşılaşma, Jun Gyeong’u kaçtığı duygularla yüzleşmeye zorlar.
Güçlü kalmak mı, yoksa sonunda dürüst olmak mı?
Geçmişten saklanmak mı, yoksa biri tarafından gerçekten görülmeyi kabul etmek mi?
Seo Jun Gyeong için bu, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; kendini affetme, geçmişle yüzleşme ve yeniden ait olabilme mücadelesidir.
Her biri kendine has bir ruh, anlatım dili ve duygusal tonu olan 10 ayrı aşk hikâyesi…
Bu romantizm antolojisinde her bölüm, başlangıcı ve sonu olan bağımsız bir hikâyeye odaklanıyor.
Kimi aşk ilk bakışta doğuyor,
kimi yılların suskunluğundan filizleniyor.
Bazısı tesadüflerle şekillenirken,
bazısı kaderin inatçı bir oyunu oluyor.
Farklı zamanlar, farklı mekânlar, farklı insanlar…
Ama hepsinin ortak noktası aynı:
kalbe dokunan duygular, unutulmaz karşılaşmalar ve içten bir romantizm.
Her bölümde yeni bir dünyaya adım atacak,
her hikâyede aşkın başka bir yüzüyle tanışacaksınız.
“Süper banknotlar” neredeyse ayırt edilemeyecek kusursuzlukta basılmış, olağanüstü kalitede sahte paralar yeraltı dünyasında kanlı bir güç savaşını tetikler. Bu paralar yalnızca servet değil, aynı zamanda mutlak güç vaat etmektedir. Ve bu kaosun merkezinde tek bir isim fısıldanır: Kod adı “J”.
J, suç dünyasında bir efsanedir. Son derece zeki, soğukkanlı ve kimliğini ustalıkla gizleyen bir suç planlayıcısıdır. Planladığı her suç kusursuz işler; yakalanma ihtimali sıfırdır. %100 başarı oranıyla gerçekleştirdiği her operasyonu bir “sanat eseri” olarak görür. Onun için suç, sadece kazanç değil, zekânın mutlak zaferidir.
Öte yandan Jang Jung Hyeok, rozet taşıyan ama ahlakını çoktan kaybetmiş bir dedektiftir. Paraya duyduğu saplantı, onu adaletin karşısında konumlandırmıştır. Yetkisini rüşvet almak, suçlulardan pay koparmak ve güçsüzleri ezmek için kullanır. Yasayı temsil ediyor gibi görünse de, gerçekte suç dünyasının bir parçasıdır.
Bu kirli oyunun dışında kalamayan bir diğer isim ise Cha Gi Tae’dir. Bir zamanlar Milli İstihbarat Servisi’nde (NIS) finansal suçlarla mücadele eden elit bir ekibin lideriyken, beş yıl önce J’nin planladığı tek bir suç yüzünden her şeyini kaybetmiştir: kariyerini, itibarını ve inancını. Artık sistemin dışında, yalnız ve takıntılı bir adam olarak tek bir amaçla yaşar J’yi bulmak.
Ancak J’nin ardında bıraktığı yıkım bununla sınırlı değildir. Han Su Hyeon, beş yıl önce yine J’nin bir planının kurbanı olmuş; hayatı geri dönülmez şekilde parçalanmıştır. Kaybının ardından karanlığa sürüklenen Su Hyeon, keşiş Yang’dan sahte para basmanın sırlarını öğrenir. Zamanla, süper banknotları üretebilen en usta sahtekâr hâline gelir. Artık o da J gibi kusursuzluğun peşindedir ama amacı sanat değil, intikamdır.
Şimdi yollar yeniden kesişmektedir.
Zekâ ile hırs, intikam ile açgözlülük, yasa ile suç arasındaki sınırlar tamamen silinir.
Herkesin bir bedel ödeyeceği bu oyunda, asıl soru şudur:
Kazanan kim olacak… ve hayatta kalan gerçekten kazanan sayılabilecek mi?
Bu hikâye, paranın insan ruhunu nasıl yozlaştırdığını, kusursuz suç fikrinin ardındaki karanlığı ve intikamın insanı nasıl başka bir canavara dönüştürdüğünü anlatan yüksek tansiyonlu bir suç ve psikolojik gerilim anlatısıdır.
Wude döneminde, Chang’an’ın gölgelerinde Huben Karanlık Muhafızları hüküm sürmekteydi. Ta ki derebeyi Xiao Wu Yang iktidarı zorla ele geçirene kadar. Darbenin ardından tahttan indirilen imparatorla birlikte Huben Muhafızları da tarihin karanlığına karıştı. Ancak fısıltılar hiç dinmedi: Söylentilere göre Huben’in gizemli lideri Yan Feng Shan, devrik hükümdarı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak üzere saklıyordu.
Yeni rejim, Huben’i tamamen ortadan kaldırmak için Huainan’dan dâhi bir devlet adamını görevlendirdi: Xie Huai’an. Fakat bu görev, Xie Huai’an için yalnızca siyasi bir zorunluluk değil, on yıldır beklediği bir intikamın başlangıcıydı. Çünkü Yan Feng Shan, geçmişte onun babasını öldürmüştü ve Xie Huai’an bu günü sabırla, soğukkanlılıkla hazırlamıştı.
Xie Huai’an, devrik imparatoru ustaca bir piyon gibi kullanarak gizli hamlelerini başlattı. Yoluna; savaş meydanlarında efsaneleşmiş General Gu Yu, ölümcül ustalığıyla tanınan kılıç savaşçısı Ye Zheng ve zihin oyunlarının efendisi stratejist Han Zi Ling eşlik etti. Her biri kendi inançları ve yaralarıyla bu ölümcül oyunun bir parçası hâline geldi.
Böylece saray entrikaları, kişisel intikamlar ve sadakat sınavlarıyla örülü bir gölge savaşı başladı. Bu savaşta kılıçlar yalnızca kan için değil, sırlar için de çekilecekti. Huben’in kaderiyle birlikte, imparatorluğun geleceği de terazinin iki kefesi arasında sallanmaktaydı.
Güç mü kazanacaktı, yoksa geçmişin bedeli mi ödenecekti?
Dokuz yaşına gelmeden önce Jiang Mu, ailesinin göz bebeği, sevilen küçük kız kardeşiydi. Evin her köşesi onun kahkahalarıyla dolardı. Yanında ise herkesin hayranlığını kazanan, sakin zekâsıyla parlayan Jin Zhao vardı. Onu ağabeyi olarak görüyor, sığınılacak en güvenli limanının o olduğuna inanıyordu.
Fakat aileleri boşandığında, o güvenli dünya çatırdadı ve Jiang Mu hayatının ilk büyük gerçeğiyle yüzleşti:
Jin Zhao evlatlıktı.
Daha da kötüsü… Babası onu da yanına alarak sessizce Tayland’a götürmüştü.
Jiang Mu’nun içi bu ayrılıkla kabullenilemez bir şekilde burkuldu. Onu “bırakıp gitmesine izin vermek”, hayatının en büyük ihaneti gibi geliyordu. Kimsenin haberi olmadan, sadece içindeki bağa güvenerek tek başına Tayland’a gitti.
Onu yeniden gördüğünde ise kalbi ikiye bölündü.
Bir zamanlar zarif, bilgili, gülüşü çiçek gibi açan o çocuk gitmişti.
Yerine; tehlikeli sokaklarda hayatta kalmayı öğrenmiş, gözlerinin içindeki ışığı acıyla törpülenmiş bir genç adam gelmişti.
Jin Zhao artık yeraltı ringlerinde dövüşüyor, gece yarış pistlerinde hayatını riske atıyor, şiddet ve belirsizlikle dolu bir dünyanın içinde kayboluyordu.
Bu buluşmayı yıllardır hayal eden Jiang Mu, ona kavuştuğu an kaçmak istedi. Çünkü karşısındaki kişi “ağabey” diye koştuğu çocuk değildi. O artık yabancı, karanlık, dikenli biriydi.
Ama Jiang Mu’nun kararlılığı o karanlığı deliyordu.
Uzak durması söylendikçe, o ısrarla yaklaştı.
Gölgeler büyüdükçe, o daha çok ışık saçtı.
Yabancıdan sevgiliye uzanan bu yolculukta, Jiang Mu’nun bir adımına karşılık Jin Zhao kaç adım geri attı, kaçtı, saklandı…
Çünkü kendi cehenneminin, onun aydınlık dünyasını kirleteceğine inanıyordu.
Onu korumanın tek yolunun uzak durmak olduğunu düşünüyordu.
Fakat kaçtığı duygular, Jiang Mu’nun sabrı ve sevgisiyle bir gün yakasını bırakmadı.
Sonunda Jin Zhao, kalbinin içinden geçen o sesi kabul edecek gücü buldu:
“Onunla birlikte yürümek istiyorum.”
Jiang Mu da aynı yolda kararlılıkla ilerliyordu.
Onu karanlığında bırakmayı reddetti.
Ne kadar tehlikeli olursa olsun,
Jin Zhao’yu yeniden vatanlarına, ailelerine, birlikte kuracakları yuvalarına götürmek için her şeyi göze aldı.
Sonunda ikisi de, ortada buluşacak bir yol açtılar kendilerine.
O gün Jiang Mu onun güneşi,
Jin Zhao ise onun ayı oldu.
Gece ve gündüz gibi farklı olsalar da,
aynı gökyüzünde parlamayı öğrendiler.
Japon lise öğrencisi Hirose Hana (Kanon), çocukluğundan beri en büyük hayalini kurar: K-pop dünyasının en büyük yıldızlarını yetiştiren bir menajer olmak. Bu hayalini gerçekleştirmek için, Kore eğlence sektörünün yetenek mabedi sayılan Segi Sanat Lisesine transfer olur. Okul; dansın, müziğin, rekabetin ve hayallerin sürekli çarpıştığı bir arenadır.
Hana, ilk günlerinde şaşırtıcı derecede hızlı uyum sağlar. Hatta okulun en parlak yıldız adaylarından biri olan, hem yakışıklılığı hem de müzik yeteneğiyle dikkat çeken Koo Eun Ho (Ahn Jun Won) ile beklenmedik, sıcak bir arkadaşlık kurar. İkili zamanla birbirlerinin hem güçlü hem de zayıf yanlarını fark eder; Hana, Eun Ho’nun disiplinine hayran olurken, Eun Ho da Hana’nın içtenliğine ve çalışma azmine çekilir.
Ancak Segi Sanat Lisesi göründüğü kadar parıltılı değildir.
Başarı, burada dost değil; rekabetin en büyük yakıtıdır.
Hana kısa sürede fark eder ki:
Birinin parlaması, diğerinin gölgede kalması demektir.
Bu nedenle, birkaç öğrenci onun yükselişini kıskanarak ona karşı cephe almaya başlar.
Daha da kötüsü…
Hana’nın uzun süredir saklamaya çalıştığı bir sırrı vardır — ve okuldan biri bu sırrı öğrenmiş, uygun anda ifşa etmekle tehdit etmektedir. Hana’nın hayalleri bir anda tehlikeye girer. Tek bir ifşa, sadece kariyerini değil, Kore’ye geliş nedenini bile mahvedebilir.
Artık Hana şu soruyla yüzleşmek zorundadır:
Bu acımasız rekabet ortamında yalnız mı savaşacak, yoksa yeni arkadaşları — özellikle de Eun Ho — ona hayallerine ulaşması için destek mi olacak?
Segi Sanat Lisesi’nde aşk, rekabet, dostluk ve ihanet iç içe geçerken, Hana hayatının en büyük sınavıyla karşı karşıyadır.
Lee Gyeong Do ve Seo Ji U, hayatın farklı dönemlerinde birbirine dokunan ama bir türlü aynı noktada buluşamayan iki ruhtur. Aralarındaki çekim, çocukluklarından beri adını koyamadıkları bir kader bağı gibidir. Yirmili yaşlarının başında nihayet birbirlerine açılır, tutkulu ama kırılgan bir aşk yaşarlar. Fakat hayatın ağır gerçekleri, hayallerin çatışması ve gençliğin tecrübesizliği onları ayırır.
Yıllar geçer. İş hayatı, sorumluluklar, yeni yollar… Derken kader, yirmili yaşlarının sonuna geldiklerinde onları yeniden bir araya getirir. Olgunlaşmış, yaralarını sarmaya çalışmış, farklı yönlere savrulmuş iki insan olarak aşklarına bir kez daha şans verirler. Bu kez daha temkinlidirler… ama aynı zamanda daha kırılgan. Ne var ki, bu ikinci deneme de onları aynı sona götürür: Ayrılık.
Aradan uzun yıllar daha geçer.
Bir gün, Gyeong Do en büyük haberinin peşinde olan başarılı ama yorulmuş bir gazeteci olarak kendini ülke gündeminin merkezinde bulur. Patlak veren dev bir skandalı araştırmaktadır. İşin ilginç yanı, skandalın merkezindeki iş insanının eşi… Seo Ji U’dur.
Yıllar sonra göz göze geldiklerinde, ikisinin de kalbi eski yaraları hatırlar. Fakat bu kez şartlar çok daha ağırdır:
O artık tarafsız kalmak zorunda bir gazetecidir.
O ise kamuoyunun ön yargıları ve evliliğinin çöküşü arasında sıkışmış bir kadındır.
Geçmiş duygularıyla bugünün karmaşası arasında kalan ikili, bu üçüncü karşılaşmalarında kiminle mücadele edeceğini bilemez:
Kaderle mi, toplumla mı, yoksa birbirlerine olan hâlâ sönmemiş duygularıyla mı?
Halkın gözleri üzerlerinde, medya ise avlarını bekleyen bir kurt gibi etraflarındayken, Seo Ji U ve Lee Gyeong Do’nun hikâyesi beklenmedik bir üçüncü perdeye doğru hızla ilerler. Bu seferki soru şudur:
Aşk, zamana ve hayata karşı üçte bir kazanabilir mi? Yoksa bu üçüncü karşılaşma, onların en ağır sınavı mı olacaktır?