Bir oyun… sıradan görünen ama ölümcül sonuçlar doğuran bir oyun.
Gizemli bir zar masaya bırakıldığında, artık şansa yer yoktur; her atış hayatla ölüm arasındaki çizgiyi belirler.
Oyuncular, kazanmak için yalnızca zekâlarını ve cesaretlerini değil, birbirlerine olan güvenlerini de sınamak zorundadır. Ancak bu oyunda güvenmek, ihanete davetiye çıkarmak demektir. Her köşede yeni bir tuzak, her hamlede yeni bir kayıp bekler.
Hayatta kalmak için savaşacaklar, birbirlerini kandıracaklar ve en karanlık yönleriyle yüzleşecekler. Çünkü bu zar oyunu, yalnızca kazananı değil, kaybedeni de seçer.
Kore Yarımadası, barışın eşiğinde olduğu kadar kaosun da kıyısındadır.
Ülkenin kaderini değiştirecek bir saldırı, yıllar boyunca inşa edilen dengeyi yerle bir etmek üzeredir.
Seo Munju —uluslararası alanda saygı gören, keskin zekâsı ve stratejik becerileriyle tanınan bir diplomat, aynı zamanda eski ABD Büyükelçisi.
Sanho —kimsenin gerçek yüzünü bilmediği, sırlarla çevrili bir uluslararası özel ajan.
Farklı geçmişlerden gelen bu iki güçlü karakter, zamanla birbirlerine güvenmeyi öğrenerek, saldırının ardındaki komplonun merkezine inmeye çalışır. Ancak bulacakları gerçek, yalnızca ulusal güvenliği değil, aynı zamanda kendi hayatlarını da tehdit edecektir.
Bir gece… şüpheli bir kaza… Ve her şeyini kaybeden genç bir kadın.
Qiao Yan, anne babasının ölümünün sıradan bir kaza olmadığını bilir. Gerçeği öğrenmek için tek bir yolu vardır: onu ailesinden koparan o karanlığın kaynağına, yani Gu ailesinin görkemli ama tehlikeli dünyasına sızmak.
Qiao Yan’ın en büyük şüphesi, soğuk bakışları ve gizemli tavırlarıyla çevresine duvarlar ören Gu Jingyuan’a yönelir. Unvan gereği onun “küçük amcası”dır ama kan bağından çok sırlarla bağlıdır. Yanıtları ararken, kendini hiç ummadığı bir şekilde Jingyuan’la aynı safta bulur.
Birlikte, Gu ailesinin gömdüğü karanlık geçmişi ortaya çıkarırken yalnızca adalet için değil, kendi özgür gelecekleri için de savaşmak zorunda kalırlar.
Beş yıl önce yollarını ayırdılar…
Huo Ling, gururu ve dürüstlüğüyle tanınan güçlü bir patrondur. Kalbi saf olsa da duygularını ifade etmede zorluk çeker.
Bai Luoan ise aklıyla hareket eden, dışarıdan soğuk ve ulaşılmaz görünen bir iş kadınıdır.
Birbirlerini sevseler de, aynı çatı altında kalmayı başaramamış ve ayrılığı seçmişlerdir. Fakat kader, onları beş yıl sonra yeniden karşı karşıya getirir.
Geçmişin kırgınlıkları ile bugünün değişen hayatları arasında, aşkları için ikinci bir şans mümkün olacak mıdır? Yoksa gurur ve soğukluk onları bir kez daha ayıracak mıdır?
Saray duvarlarının ardında yalnızca ihtişam değil, kan ve ihanet de saklıdır.
Asilzade bir kadın olan Su Leyu, kaderin oyunu sonucu tahtı zorla ele geçiren Prens Yin Changyan ile evlenmek zorunda kalır. Bu evlilik, Leyu’yu hem güç mücadelelerinin hem de ölümcül entrikaların tam ortasına sürükler.
Ancak Su Leyu’nun kalbinde tek bir ideal vardır: eşitlik. Halkın sesi olmayı seçen Leyu, sarayda gizlenen karanlık sırları çözmeye başladığında, darbeyle tahta çıkan Changyan’ın sandığından farklı biri olduğunu keşfeder.
Zamanla birbirine güvenmeyi öğrenen ikili, yalnızca aşklarını değil, krallığın geleceğini de yeniden inşa etmek için yan yana durur. Eski rejimi yıkmak, yeni bir düzen kurmak ve halkı özgürleştirmek için birlikte savaşacaklardır.
Bir yanda duygularını asla belli etmeyen, disiplinli ve mesafeli iş adamı He Qiaoyan…
Diğer yanda, gülümsemesiyle etrafına ışık saçan, sıcak kalpli çocuk psikoloğu Qin Yiyue…
İkisi, Qiaoyan’ın küçük oğlunun desteğe ihtiyaç duymasıyla tanışır. Başlangıçta yalnızca profesyonel bir ilişki kuran bu iki zıt karakter, zamanla birbirlerinin hayatına dokunmaya başlar.
Qin Yiyue’nun şefkati, Qiaoyan’ın kalbindeki buzları yavaş yavaş eritir. Qiaoyan’ın güçlü ama kırılgan yanları ise Yiyue’ye hiç beklemediği bir güven duygusu kazandırır. İş ilişkisi, dostluğa; dostluk ise kaçınılmaz biçimde aşka dönüşür.
Tüm hayatı boyunca bir erkek kılığına bürünmek zorunda kalan genç bir Joseon kadını, kaderin cilvesiyle kendini sarayın kapılarında bulur. Kadın olduğunu gizleyerek, kraliyet sarayında harem ağası olarak görev yapmaya başlar. Sarayın ihtişamlı duvarları ardında, entrikalar, gizli ittifaklar ve acımasız güç mücadeleleri hüküm sürerken, onun en büyük sırrı her an açığa çıkma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Tam da bu gizemli dünyanın ortasında, veliaht prens ile yolları kesişir. Önceleri mesafeli ve kuşkulu başlayan karşılaşmalar, zamanla derin bir güvene, ardından da anlatılamaz bir bağa dönüşür. İki farklı kader, imkânsızlıklarla çevrili bir sarayda birbirine dokunmaya başlar. Ancak her yakınlaşma, hem genç kadının sırrını hem de prensin geleceğini büyük bir riske atmaktadır.
Bir kadın, kimliğini gizleyerek hayatta kalmaya çalışırken; bir prens, kalbini ve tahtını korumak zorundadır. Peki, yasaklarla dolu bu sarayda aşkın kıvılcımı yeşerebilir mi?
Cha Su-yeol, başarılı bir polis memurudur. Fakat hayatı boyunca taşıdığı en büyük yük, annesidir: kanlı geçmişiyle tüm ülkeyi dehşete düşürmüş olan, ünlü seri katil “Mantis”. Su-yeol, annesini reddederek, ondan uzak durarak ve adaletin yanında durarak kendine bambaşka bir yol çizmiştir.
Ama bir gün, şehirde yeni bir katil ortaya çıkar. Kurbanlarını seçme yöntemi ve işlediği cinayetler, tüyler ürpertici şekilde Mantis’in suçlarını taklit etmektedir. Polis teşkilatı çaresiz kalırken, Su-yeol kendini imkânsız bir seçimle yüz yüze bulur:
Kendisinin en çok nefret ettiği kişiye, yani annesine dönmek.
Adalet uğruna annesiyle işbirliği yapmak, Su-yeol’un hem mesleğini hem de vicdanını sarsacaktır. Fakat kopya katili durdurmanın tek yolu, “orijinal canavarın” aklına başvurmaktır.
“Katil annene güvenebilir misin? Yoksa seni de kurban mı seçecek?”
Zaman, insanları ayırır; ama kalpte kalan izleri silemez.
Sun Woo-hae ve Sung Je-yun, gençliklerinde yolları kesişmiş ama kaderin farklı yönlere savurduğu iki insandır. Aradan geçen 15 uzun yılın ardından yeniden karşılaştıklarında, artık bambaşka hayatların yükünü taşımaktadırlar.
Woo-hae, yaşamın sert yüzüyle savaşırken kırılmamayı öğrenmiştir. Je-yun ise kendi sahnesinde, ayakta kalmak için hırsla mücadele etmektedir. Onları yeniden bir araya getiren şey, geçmişin anıları kadar geleceğin ihtimalleridir.
Şimdi karşılarında tek bir soru vardır:
Geçmişin izlerini onarıp yeniden başlayabilirler mi, yoksa hayatın sahneleri onları bir kez daha ayıracak mı?
“15 yıl sonra gelen buluşma, ikinci bir şans olabilir mi?”
Şanghay’ın Fransız İmtiyaz Bölgesi’nde yükselen Batı tarzı bir ev…
Zaman akıp gider, ama bu evin duvarları her dönemin izini saklar.
Bir zamanlar Lin ailesinin görkemli yuvası olan bu yapı, 1930’larda doğumların ve umutların evi haline gelir: bir doğum hastanesi. 1950’lerde, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte fabrika makinelerinin gürültüsüyle dolar. 1990’lara gelindiğinde ise, farklı amaçlarla kullanılan karma bir binaya dönüşür; odaları, farklı hayatların kesişim noktası haline gelir.
Her çağ, kapısından giren insanlarla birlikte yeni öyküler taşır:
Bir anne ve bebeğin ilk nefesi, işçilerin alın teri, yeni dönemlerin umutları ve kaybolmuş hayaller…
Bu film, tek bir binanın gölgesinde yüzyıla yayılan dönüşümü ve onunla birlikte değişen insanların hikâyesini anlatıyor.