Üç yıldır küçük ama samimi bir restoran olan Tanomi’de yarı zamanlı çalışan Hase Taiga, dışarıdan bakıldığında sakin, hatta biraz silik görünen bir gençtir. Oysa geçmişinde, üniversitenin bayrak yarışları takımında yıldız olarak parladığı günler vardır. O dönemlerde herkes onun büyük başarılara imza atacağından emindir; antrenörleri, takım arkadaşları ve hatta ailesi ondan çok şey beklemiştir. Ancak bir yarışta yaşadığı talihsiz performans, yalnızca derecesini değil, Taiga’nın kendine olan inancını da yerle bir etmiştir. O günden sonra koşmayı bırakmış, hayallerini rafa kaldırmış ve “şimdilik” dediği bir hayatın içine sıkışıp kalmıştır.
Tanomi’deki işi de başlangıçta onun için sadece geçici bir duraktı. Fakat zamanla restoran sahibinin ona güvenmeye başlaması, yeni menü fikirleri sorması ve lezzet konusundaki sezgilerini ciddiye alması, Taiga’nın içindeki bastırılmış üretme isteğini yeniden uyandırır. Özellikle onigiriler üzerinde denemeler yapmak, farklı pirinç dokuları ve iç harçlar arasında denge kurmak, ona uzun zamandır hissetmediği bir tatmin duygusu verir. Belirgin bir hayali olmasa da, ilk kez “iyi olduğum bir şey var” düşüncesi zihninde yer etmeye başlar.
Öte yanda Park Rin, Güney Kore’den Japonya’ya gelmiş, animasyon bölümünde yüksek lisans yapan azimli ama yorgun bir öğrencidir. Haftalardır neredeyse uyumadan çalıştığı bir ödevi, son teslim tarihine dakikalar kala sisteme yüklemeyi başarır. Kısa süren bu rahatlama anı, öğrenci yurdundan gelen soğuk bir bildirimle yerini paniğe bırakır: artık yurtta kalamayacaktır. Yabancı biri olarak Japonya’da ev aramak, dil engeli, maddi zorluklar ve yalnızlık duygusuyla birleşince Rin’i hem fiziksel hem de zihinsel olarak tüketir.
Tam da bu karmaşanın ortasında, tesadüfen Tanomi’ye girer. Taiga’nın servis ettiği onigiriler, Rin için sadece bir öğün değildir; sıcaklığı, sadeliği ve özeniyle onu anlık da olsa güvende hissettirir. Her lokmada bedeni gevşer, zihni sakinleşir. Taiga ise Rin’in onigirileri büyük bir iştahla yerken yüzünde beliren içten gülümsemeyi fark eder. O gülümseme, Taiga’nın uzun süredir unuttuğu bir duyguyu tetikler: birine dokunabildiğini, yaptığı şeyin bir anlamı olduğunu hissetmek.
Göz göze geldikleri o kısa anda, ikisi de bunun sıradan bir karşılaşma olmadığını anlar. Hayatları farklı yönlerde savrulmuş iki genç, Tanomi’nin küçük masaları arasında, farkında olmadan birbirlerinin durup nefes alabilecekleri bir liman olurlar. Bu karşılaşma, yalnızca bir başlangıçtır; hem kendilerini hem de birbirlerini yeniden keşfedecekleri bir yolun ilk adımı.
Kırk yaşına yaklaşan Jiang Jia Qi, hayatının en kırılgan dönemlerinden birine adım atarken, uzun süredir ayakta tuttuğunu sandığı evliliğinin aslında çoktan çatlamış olduğunu acı bir şekilde fark eder. Eşinin, kendi çalıştığı kurumda üst düzey bir yöneticiyle yaşadığı gizli ilişkiyi öğrenmesi, onun için yalnızca bir ihanet değil; yıllar boyunca verdiği emeğin, sabrın ve sessiz fedakârlığın da inkârı gibidir. Bu sarsıcı gerçekle yüzleşirken, aynı anda iş yerinde de hedef hâline gelir. Hakkında fısıltılar dolaşır, bilinçli olarak dışlanır, yaptığı işler küçümsenir. Jia Qi, hem özel hayatında hem de kariyerinde köşeye sıkışmış hisseder.
Tam da bu karmaşanın ortasında, astı Liang Zhi An ile istemeden bir rüşvet vakasının içine çekilir. Zhi An, yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen hayatın tüm ağırlığını omuzlarında taşıyan, içine kapanık ve mesafeli bir genç kadındır. Anne ve babasını erken yaşta kaybetmiş, babasından kalan borçlarla boğuşurken yatağa bağımlı büyükannesine tek başına bakmak zorunda kalmıştır. Hayat onun için umut dolu bir yol değil, karanlık bir tünel gibidir. Duygularını bastırmış, kimseye yük olmamayı öğrenmiştir.
Başlangıçta Jia Qi için Zhi An yalnızca sorumluluk alınması gereken bir çalışan gibidir. Ancak zamanla, bu genç kadının sessiz direnci ve hayata tutunma çabası, Jia Qi’nin sönmeye yüz tutmuş iç dünyasında beklenmedik bir kıvılcım yakar. Jia Qi, kendi yaralarını Zhi An’ın sessiz acılarında görürken; Zhi An da ilk kez birinin onu gerçekten anladığını hisseder.
İkiliyi çevreleyen yan karakterler, hikâyenin ruhunu derinleştirir: Küçük bir kamyonla hayata yeniden tutunan, geçmiş yenilgilerini geride bırakmaya çalışan bir amca; hatalarından ders alarak sıfırdan yürümeyi öğrenen bir küçük kardeş; oğlunu uzaktan ama kararlılıkla koruyan bir anne ve gerektiğinde herkesin önüne geçmeye hazır dostlar… Bu insanlar, çıkar hesaplarından uzak, saf ve samimi bağlarla birbirlerine tutunur.
Bu dayanışma ağı, Jiang Jia Qi için yeniden nefes alabileceği bir alan yaratırken, Liang Zhi An’ın buz gibi yalnızlığını yavaş yavaş çözer. Hayatın ağır yükleri altında ezilmiş, bambaşka dünyalara ait bu iki insan; karşılaştıktan sonra giderek birbirlerinin hayatına sızar. Zamanla, biri diğerinin yarasını sarmadan kendi iyileşmesinin mümkün olmadığını fark eder. Bu hikâye, geç kalmış bir yeniden doğuşun, sessiz bir şefkatin ve hayatta tutunacak küçük ama gerçek bağların gücünü anlatır.
Lin Han, üç yıl boyunca Qin Group’ta kusursuz bir sekreter olarak çalışmıştır. Programları aksatmadan düzenlemiş, krizleri sessizce çözmüş, CEO Qin Mei Li’nin soğukkanlı ve mesafeli dünyasında görünmez bir denge unsuru olmuştur. Ancak bu üç yıl, Lin Han için yalnızca profesyonel bir deneyim değil; aynı zamanda kendini geri plana attığı, hayallerini ertelediği ve duygularını bastırdığı uzun bir bekleyiştir. Günün birinde aynaya baktığında, artık başkalarının hayatını düzenlemekten çok kendi yolunu çizmek istediğini fark eder. Bu fark ediş, onu kesin bir karara sürükler: istifa edecektir.
Qin Mei Li ise şirketin zirvesine soğuk disiplini, keskin zekâsı ve duygularını kontrol altında tutma becerisiyle ulaşmış bir CEO’dur. Onun dünyasında insanlar geçici, başarı ise kalıcıdır. Ancak Lin Han’ın istifa dilekçesi masasına geldiğinde, bu dengeli düzen ilk kez sarsılır. Qin Mei Li, Lin Han’ın yalnızca yetenekli bir çalışan olmadığını; toplantılar arasındaki sessiz destek, yorgun anlarda uzatılan bir fincan kahve ve söylenmeyen ama hissedilen anlayış olduğunu geç fark eder. Onu şirkette tutmak için daha iyi bir pozisyon, daha yüksek maaş ve daha esnek şartlar teklif eder. Fakat Lin Han’ın kararlılığı, tüm bu mantıklı önerlerin önünde durur.
Vedaya hazırlanan ikili, son günlerde farkında olmadan daha fazla zaman geçirmeye başlar. Basit konuşmalar uzar, bakışlar sözcüklerin yerini alır. Qin Mei Li, ilk kez kontrol edemediği bir duyguyla yüzleşir: kaybetme korkusu. Lin Han ise yıllardır bastırdığı hislerin, ayrılık yaklaşırken ne kadar ağırlaştığını fark eder. Birlikte geçirilen her an, söylenmemiş cümlelerle doludur.
Son iş gününde, ofis her zamankinden daha sessizdir. İmzalar atılır, eşyalar toplanır, ama ikisi de asıl vedanın bu kadar basit olmayacağını bilir. Lin Han kapıdan çıkmadan önce durur; Qin Mei Li ise ilk kez, bir CEO değil yalnızca duygularıyla baş başa kalan bir kadın olarak ona bakar. O an ikisi de anlar ki, bu üç yıl yalnızca bir iş ilişkisi değil, fark edilmesi gecikmiş bir bağın hikâyesidir.
Şimdi önlerinde yeni bir başlangıç vardır. Ayrılık, gerçekten bir son mudur, yoksa hiç cesaret edemedikleri bir ilişkinin ilk adımı mı? Bu sorunun cevabı, ikisinin de hayatını geri dönülmez biçimde değiştirecektir.
Xiao Zhi Yu ve Hu Xiu’nun yolları ilk kez, sıradan bir eğlence gibi görünen ancak içine girildiğinde insanı bambaşka bir dünyaya sürükleyen bir cinayet gizemi oyununda kesişir. Oyun, Çin Cumhuriyeti döneminde geçmektedir; katılımcılar sahte kimlikler üstlenir, dönemin kostümlerini giyer ve önceden yazılmış karmaşık bir senaryonun içine adım atarlar. Xiao Zhi Yu, soğukkanlı ve ketum bir karakteri canlandırırken; Hu Xiu, zeki, dikkatli ve sezgileri güçlü bir figüre hayat verir. Başlangıçta her şey rol icabıdır: söylenen sözler, yapılan hamleler ve kurulan ilişkiler tamamen kurgunun bir parçasıdır.
Ancak oyun ilerledikçe, rollerin ardındaki gerçek insanlar yavaş yavaş görünür olmaya başlar. Xiao Zhi Yu, Hu Xiu’nun yalnızca canlandırdığı karakteri değil, mimiklerinin ardındaki inceliği ve düşünceli hâllerini fark eder. Hu Xiu ise Xiao Zhi Yu’nun kontrollü tavırlarının altında gizlenen kırılganlığı sezmekte gecikmez. Oyun dünyasında kurulan iş birlikleri, birlikte çözülen ipuçları ve paylaşılan sessiz anlar, aralarında beklenmedik bir bağ doğurur. Bu bağ, senaryonun gerektirdiği yakınlığın çok ötesine geçmeye başlar.
Kaderin ince bir oyunu gibi, ikili oyun sona erdikten sonra gerçek hayatta da karşılaşır. Bu kez ne kostümler vardır ne de sahte isimler. Günlük hayatın sıradan akışı içinde yeniden bir araya geldiklerinde, oyun sırasında hissettiklerinin yalnızca rol olmadığını fark ederler. Ancak gerçek dünya, kurgusal dünyadan çok daha karmaşıktır. Geçmiş yaralar, söylenemeyen duygular ve belirsizlikler, aralarındaki mesafeyi korur.
Hikâye, iki paralel düzlemde ilerler: biri cinayet gizemi oyununun dramatik, entrikalarla dolu kurgusal dünyası; diğeri ise Xiao Zhi Yu ve Hu Xiu’nun yavaş yavaş kesişen gerçek hayatları. Bu iki dünya zamanla birbirine karışır. Oyunda söylenen bir cümle, gerçek hayatta anlam kazanır; kurguda yaşanan bir ayrılık, gerçek duyguların aynası hâline gelir. Hangisinin daha gerçek olduğu sorusu giderek belirsizleşir.
Gerçekle hayalin iç içe geçtiği bu süreçte, ikisi de en zor gerçekle yüzleşmek zorunda kalır: kaçtıkları duygular. Şimdi önlerinde tek bir soru vardır. Rol yapmadan, saklanmadan ve korkmadan… Birbirlerine giden yolu bulup, kendi hikâyelerinin mutlu sonunu yazabilecekler midir?
Hikâye, hayatının en kırılgan dönemlerinden birinden geçen Yun Bom’u merkezine alır. Seul’de sevilen, öğrencileri tarafından takdir edilen ve mesleğinde başarılı bir öğretmen olmasına rağmen, özel hayatında yaşadığı derin bir hayal kırıklığı onu içten içe tüketmiştir. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış duygular ve ardında bırakamadığı anılar, Yun Bom’u duygusal olarak yorgun ve mesafeli bir insana dönüştürür. Bu yükle daha fazla baş edemeyeceğini fark ettiğinde, kendisi için radikal bir karar alır: Her şeyi geride bırakıp Sinsu adlı küçük ve sakin bir kasabaya değişim öğretmeni olarak taşınmak.
Sinsu, Seul’ün gürültüsünden ve hızından çok uzakta, insanların birbirini yakından tanıdığı, dedikoduların hızla yayıldığı ama aynı zamanda sıcaklık barındıran bir kasabadır. Yun Bom burada Sinsu Lisesi’nde öğretmenliğe başlar. İlk günlerinden itibaren kasaba halkının ilgisini çeker; zarif tavırları, şehirli duruşu ve mesafeli gülümsemesiyle herkesin merak ettiği bir figür hâline gelir. Ancak Yun Bom’un iç dünyası hâlâ savunma hâlindedir. Kimseye kolay kolay yaklaşmaz, duygularını saklamayı tercih eder ve geçmişinin izlerini sessizce taşır.
Her şey, Seon Jae Gyu ile tanışmasıyla değişmeye başlar. Kasabada “çılgın” olarak anılan Jae Gyu, beklenmedik çıkışları, korkusuz tavırları ve arka sokak kabadayılarını andıran sert görüntüsüyle dikkat çeker. Aynı zamanda JK Power Energy’nin CEO’su, Sinsu Lisesi öğrencisi Seon Han Gyeol’un amcasıdır. Dışarıdan bakıldığında kaba, mesafesiz ve tehlikeli biri gibi görünse de, Jae Gyu’nun ardında şaşırtıcı bir incelik vardır. İnsanlara karşı sarsılmaz bir sadakat, koruyucu bir içgüdü ve derin bir düşüncelilik taşır.
Yun Bom, Jae Gyu’nun bu çelişkili doğasına önce temkinle yaklaşır. Ancak onun samimiyeti, dürüstlüğü ve Yun Bom’un kırılganlığını fark eden sessiz ilgisi, zamanla Yun Bom’un duvarlarını çatlatmaya başlar. Seul’de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlar: Güvende hissetmeyi. Jae Gyu’nun yanında ilk kez rahatça nefes alır, kalbini savunmak zorunda kalmadan gülümser.
Sinsu’nun küçük sokaklarında, lise koridorlarında ve sessiz akşamlarında, iki yaralı ruh yavaş yavaş birbirine yaklaşır. Yun Bom için bu kasaba yalnızca yeni bir iş değil; iyileşmenin, affetmenin ve yeniden sevmenin başladığı bir yerdir. Seon Jae Gyu ise Yun Bom sayesinde, sert kabuğunun altında sakladığı duygulara ilk kez cesurca dokunur.
Lee Han Yeong, yargıçlık mesleğine başladığı ilk günden itibaren adaletin yalnızca mahkeme salonlarında, kanunların açık hükümleriyle sağlanabileceğine inanan bir hukuk insanıydı. Güç, para ve siyasetle iç içe geçmiş bir yargı sisteminde bile hukukun kutsallığını korumaya çalışan nadir isimlerdendi. Üstlerinin telkinlerini, örtülü tehditlerini ve “dosyayı kapat” uyarılarını görmezden gelerek yalnızca delillere ve vicdanına kulak verdi. Bu tavrı, onu yargı dünyasında bir “aykırı” haline getirdi; kimileri için bir kahraman, kimileri için ise ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
Kariyerinin zirvesindeyken, ülkenin en büyük konglomeratlarından birinin başkanını yargıladığı dava, kaderini mühürledi. Söz konusu başkan; cinayet, rüşvet, delil karartma ve sayısız yasa dışı faaliyetin merkezindeydi. Siyasi baskılar, medya manipülasyonu ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara rağmen Lee Han Yeong geri adım atmadı ve tarihe geçecek bir kararla sanığı ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Ancak bu cesur kararın bedeli ağır oldu. Kısa süre sonra, şüpheli bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Resmî kayıtlara göre bu bir “talihsiz olaydı”, fakat gerçekte herkes bunun bir infaz olduğunu biliyordu.
Ölümünden sonra akıllara tek bir soru takıldı: Lee Han Yeong’u bu kadar korkusuz yapan neydi? Cevap, çocukluğuna uzanıyordu. Henüz küçük bir çocukken, tesadüfen duyduğu ve yıllar boyunca hafızasından silinmeyen karanlık bir konuşma… O konuşma, bugün yargıladığı konglomerat ailesinin işlediği ilk büyük suça dairdi. O günden sonra adalet, onun için yalnızca bir meslek değil, bir kader haline gelmişti.
Lee Han Yeong’a beklenmedik bir şekilde ikinci bir hayat şansı verilir. Tüm anılarını, acılarını ve bilgilerini koruyarak yeniden hayata döner. Bu kez amacı nettir: Aynı hataları yapmadan, sistemin karanlık boşluklarını kullanarak gerçek adaleti sağlamak. Dünya, yozlaşmış hukuk düzeninin içinde, yalnızca adaleti tanıyan bu adamın varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Bu yolculukta onunla kesişen isimlerden biri Savcı Kim Jin A’dır. Babasını yıllar önce aynı konglomerat başkanının yol açtığı bir olayda kaybetmiş olan Jin A, adaleti kişisel bir intikam meselesi hâline getirmiştir. Soğukkanlılığı, zekâsı ve kararlılığıyla tanınan bu savcı, Lee Han Yeong’un ardında bıraktığı mirası fark eder. İkisi, farklı yöntemlere sahip olsalar da aynı hedefte birleşirler: Güçlülerin dokunulmazlığını yıkmak ve adaleti gerçekten yerine getirmek.
Ancak bu kez düşmanlar daha güçlü, oyunlar daha tehlikelidir. Ve Lee Han Yeong, ikinci hayatında bir kez daha bedel ödemek zorunda kalabileceğini çok iyi bilmektedir.
İnsan ırkı ile iblis ırkı, Yade Şarap İlahi Pınarı efsanesinin peşinde yüzyıllardır süren kanlı bir çekişmenin içindedir. Söylentilere göre bu ilahi pınar, yalnızca ölümsüz bir güç kaynağı değil; binlerce arzunun, hırsın ve tutkuların özüdür. Onu ele geçiren, kaderi bükebilecek kudrete sahip olacaktır. İşte bu yüzden, iki dünyanın sınırları defalarca aşılmış, barış ihtimali her seferinde kanla bastırılmıştır.
Özgür ruhlu, zeki ve hayata karşı şaşırtıcı bir uyum yeteneğine sahip olan Xiao Yao, kaderin acımasız bir cilvesiyle kendini On Bin İblis Vadisi’nde bulur. İnsan dünyasına ait bu genç kızın gelişi, dengeler üzerine kurulu iblis düzenini altüst eder. Korkusuzluğu ve arzulara mesafeli duruşu, iblislerin alışık olduğu zaafları paramparça eder.
Vadinin mutlak hâkimi olan Hong Ye, On Bin İblisin Kralı’dır. İblisler tarafından mutlak bir saygıyla anılan, insanlar tarafından ise bir efsane kadar korkulan bu varlık, vadiyi tehdit eden kaosu durdurmak için yeniden doğar. Sayısız savaş ve kayıptan geçmiş olan Hong Ye, dünyanın işleyişindeki zayıflıkları çoktan çözmüştür. Onun için Yade Şarap İlahi Pınarı, güçten çok daha fazlasını temsil eder: arzuların insanı ve iblisi nasıl çürüttüğünün somut bir yansımasıdır.
Xiao Yao ile geçirdiği zaman boyunca Hong Ye, alıştığı tüm kalıpların kırıldığını fark eder. Güç peşinde koşmayan, korkuyla yönlendirilmeyen ve arzularına teslim olmayan bu genç kızın saf ama sarsılmaz kalbi, onun binlerce yıldır unuttuğu bir gerçeği hatırlatır: Gücün karşısındaki en büyük tehdit, masumiyettir.
Kaderleri kesişen bu iki zıt varlık, kendilerini giderek derinleşen gizemlerin içinde bulur. Vadinin gölgelerinde pusuda bekleyen, kökeni belirsiz ve sırlarla örülü esrarengiz bir düşman, hem insanları hem de iblisleri yok oluşun eşiğine sürükler. Xiao Yao ve Hong Ye, arzuların zehirlediği bu dünyada, dengeyi yeniden kurabilecek tek ihtimal hâline gelirler.
Ancak soru şudur:
Arzulardan arınmış bir kalp, bin yıllık lanetleri gerçekten kırabilir mi?
İblis Kral’la savaşmak için başka bir dünyadan çağrılan kutsal baş rahip Rembrary, bir anda kendini modern dünyada, küçük ve mütevazı bir yatakhanede bulur. Üstelik artık Woo Yeon Woo adlı genç bir adamın bedenindedir. Daha da kötüsü, bu beden bir idol grubunun üyesine aittir.
Bir yandan sahne ışıkları altında şarkı söyleyip dans etmeyi öğrenmek zorunda kalan Rembrary, diğer yandan bu dünyada da peşini bırakmayan tuhaf tarikatlar, karanlık güçler ve şeytani varlıklarla mücadele etmek zorundadır. İnancı, kutsal gücü ve sağduyusu, idol dünyasının acımasız rekabeti ve absürtlüğüyle sürekli sınanır.
Grubun en sadık hayranlarından biri olan Kim Dal, kariyerinin beşinci yılında Yeon Woo’nun bir anda “ben aslında Rembrary’yim” demesiyle büyük bir şaşkınlık yaşar. Herkes bunun bir kriz ya da tuhaf bir rol olduğunu düşünürken, Kim Dal ona inanır. Hatta daha da ileri giderek, Rembrary’ye bu karmaşık dünyada yardımcı olabilmek için grubun menajeri olmayı kabul eder.
İnanç ile şöhretin, kutsal görev ile popüler kültürün çarpıştığı bu hikâye;
fantastik unsurlar,
idol dünyasının perde arkası,
ve beklenmedik bir dostluğun gücü etrafında şekillenen eğlenceli, sürükleyici ve özgün bir anlatı sunar.
Hikâye, üniversiteden mezun olduktan sonra hayallerle dolu adımlarını profesyonel hayatın sert gerçekleriyle yüzleştirmek zorunda kalan, neşeli, enerjik ve içten bir genç kadın olan Nie Xi Guang’ın yolculuğunu anlatır. Hayata her zaman gülümseyerek bakan Xi Guang, başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları karşısında bile umut etmeyi bırakmayan bir ruha sahiptir.
Üniversite yıllarında, zekâsı ve mesafeli tavırlarıyla dikkat çeken Zhuang Xu’ya karşı kimseye açamadığı, tatlı olduğu kadar acı da barındıran tek taraflı bir aşk beslemiştir. Bu duygu, Xi Guang’ın gençliğinin en saf ama en kırılgan hatıralarından biri olarak kalır; söylenmemiş sözler ve yarım kalan ihtimallerle birlikte geçmişte donup kalır.
İş hayatına adım attığında ise kader, onu bambaşka bir yöne sürükler. Bir zamanlar başarılı bir cerrah olan, ancak hayatında radikal bir değişiklik yaparak güneş enerjisi sektöründe yeni bir kariyer inşa eden Lin Yu Sen ile yolları kesişir. İlk karşılaşmaları, yanlış anlaşılmalar ve mesafeli bir iletişimle gölgelenir. Ancak Lin Yu Sen, zamanla Nie Xi Guang’ın içtenliği, çalışkanlığı ve etrafına ışık saçan kişiliği karşısında kayıtsız kalamaz.
Lin Yu Sen’in sakin gücü ve olgun yaklaşımıyla, Xi Guang’ın sıcak ve parlak enerjisi birleştiğinde, ikisi de farkında olmadan birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Xi Guang, onun koşulsuz desteği sayesinde geçmişteki pişmanlıklarını geride bırakır; kalbinde taşıdığı eksik ve yarım aşkın yerini, cesurca tutunabildiği gerçek bir sevgi alır.
Bu hikâye;
ilk aşkın izleri,
hayatın yön değiştiren kararları,
ve doğru zamanda karşılaşılan doğru insanın iyileştirici gücü üzerine kurulmuş, sıcak, umut dolu ve kalpten bir romantik anlatıdır.
Hikâye, 1970’lerin çalkantılı ve sert atmosferinde, gücün parayla, adaletin ise kanla sınandığı bir dönemde geçer. Ülke hızla değişirken, perde arkasında yükselen çıkar savaşları ve yozlaşma, toplumun her katmanına sızmaktadır.
Baek Gi Tae, servet ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hedeflerine ulaşmak için hiçbir sınırı tanımayan tehlikeli bir adamdır. Para, nüfuz ve bağlantılar onun için yalnızca araçtır; asıl istediği şey mutlak kontroldür. Gölge anlaşmalar, kirli pazarlıklar ve sessiz infazlar onun dünyasının olağan parçalarıdır.
Karşısında ise, içgüdüleriyle hareket eden, korkuyu tanımayan ve adaleti sağlamak uğruna kendini tüketmekten çekinmeyen bir savcı vardır: Jang Gun Yeong. Onu diğerlerinden ayıran şey, sistemin çürümüşlüğünü kabullenmemesi ve gerektiğinde yasaların sınırında değil, tam içinde savaşmayı seçmesidir. Avcı gibi iz sürer, sabırlıdır ve hedefini asla bırakmaz.
İkili, ülkeyi sarsacak büyük ve karanlık bir olayın merkezinde karşı karşıya geldiğinde, bu çatışma artık yalnızca iki adam arasındaki bir hesaplaşma olmaktan çıkar. Jang Gun Yeong, Baek Gi Tae’yi durdurmak için hem mesleki kariyerini hem de hayatını riske atar; çünkü bu savaşta geri adım atmak, her şeyin daha da çürümesine göz yummak demektir.
Bu tehlikeli oyunda yalnız değillerdir.
– Choi Yu Ji, perde arkasında ipleri tutan, politik ve ekonomik çıkarları ustaca yönlendiren bir lobicidir.
– O Ye Jin, gerçeğin peşinden gitmekten vazgeçmeyen, belgeler ve tanıklar arasında kaybolmuş bir araştırmacıdır.
– Bae Geum Ji, olayların tam ortasında kalan ve tarafsız kalmanın bedelini ağır ödeyen bir figürdür.
– Cheon Seok Jeong, devlet mekanizmasının derinliklerinde yer alan başkatip olarak, sırların anahtarını elinde tutmaktadır.
Bu hikâye;
gücün yozlaştırıcı doğasını,
adaletin ne pahasına savunulması gerektiğini,
ve 1970’lerin karanlığında insanın gerçek yüzünü gözler önüne seren, sert, gerilim dolu ve karakter odaklı bir dönem anlatısıdır.
Ve sonunda şu soru kalır:
Gerçekten kazanan kim olacaktır gücü elinde tutan mı, yoksa kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan mı?