Hikâye, Güney Kore’nin finans dünyasının hızla büyüdüğü, denetim mekanizmalarının ise henüz yeterince olgunlaşmadığı 1990’ların sonlarında geçer. Bu dönemde Mali Denetleme Kurumu’nun en parlak isimlerinden biri olan Hong Geum Bo, henüz otuzlu yaşlarının başında olmasına rağmen keskin zekâsı, disiplinli çalışma tarzı ve soğukkanlılığıyla kurum içinde efsaneleşmiştir. Onun için duygular, karar mekanizmasını bozan gereksiz yüklerdir; hayatını kariyeri, rakamlar ve kanıtlanabilir gerçekler üzerine inşa etmiştir. Finansal suçlarla mücadeleyi kişisel bir misyon olarak görür.
Kurumun radarına takılan büyük bir menkul kıymetler şirketinde şüpheli para akışları tespit edildiğinde, dosya doğrudan Geum Bo’ya verilir. Ancak şirket, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir kurumsal yapı sergilemektedir ve içeriden bilgi toplamanın tek yolu, kimliğini tamamen silip sahaya inmektir. Geum Bo, radikal bir karar alır: 20 yaşında, lise mezunu saf bir genç kız olan “Hong Jang Mi” kimliğine bürünerek şirkette alt kademe bir çalışan olarak gizli göreve başlar. Bu dönüşüm yalnızca görünüşünü değil, tüm davranış biçimini, konuşma tarzını ve hatta hayata bakışını da değiştirmesini gerektirir.
Şirkette geçirdiği ilk günlerden itibaren Geum Bo, finansal düzenin perde arkasındaki kirli ilişkileri, örtülü anlaşmaları ve sistematik yolsuzlukları fark eder. Ancak onu asıl sarsan kişi, şirketin kilit figürlerinden biri olan Sin Jeong U olur. Jeong U, doğuştan bir stratejisttir; insanları değil, yalnızca rakamları ciddiye alır. Ona göre ahlak, sonuçlar uğruna eğilip bükülebilen bir kavramdır. Kurumsal yağmacı olarak bilinen Jeong U, şirketleri içten içe sökerek kâr elde etmeyi bir sanat gibi görür.
Jeong U’nun dünyası, Hong Jang Mi’yi gördüğü an sarsılır. Çünkü bu genç kız, bir zamanlar sevdiği ancak kaybettiği Hong Geum Bo’nun yüzüne tıpatıp benzemektedir. Mantıkla hareket eden, duyguları küçümseyen Jeong U için bu benzerlik kabul edilemez bir çelişki yaratır. Jang Mi’ye yaklaşırken, onun masumiyetinin ardında gizlenen zekâyı sezse de gerçeği fark edemez.
Böylece ikili, yalanlar, bastırılmış duygular ve çıkar hesaplarıyla örülü karmaşık bir ilişkinin içine sürüklenir. Geum Bo, görevini tamamlamak ile kendi geçmişiyle yüzleşmek arasında sıkışırken; Jeong U, rakamların açıklayamadığı bir gerçekle karşı karşıya kalır. Bu gizli görev, yalnızca bir finansal skandalı değil, iki insanın da inşa ettiği kimlikleri paramparça edecek bir hesaplaşmayı başlatacaktır.
Gerçek ortaya çıktığında, geriye şu soru kalır:
Sayılar her zaman dürüst müdür, yoksa asıl tehlike insanın kendini kandırmasında mı gizlidir?
Ju Ho Jin, kelimelerle yaşayan bir insandır. İngilizce, Japonca ve İtalyanca başta olmak üzere birçok dili neredeyse ana dili seviyesinde konuşabilen, kültürler arasında görünmez köprüler kuran yetenekli bir çevirmen olarak tanınır. İnsanların söylemek istediklerini doğru kelimelerle aktarmakta son derece başarılıdır; ancak konu kendi duygularına geldiğinde aynı netliği gösteremez. Ho Jin için kelimeler güvenlidir, duygular ise daima risklidir. Bu yüzden aşk, onun gözünde dikkatle uzak durulması gereken bir alandır: yanlış anlaşılmaya, kırılmaya ve kontrol kaybına fazlasıyla açıktır.
Kariyerinde yeni bir sayfa, ünlü oyuncu ve küresel bir yıldız olan Cha Mu Hui’nin özel çevirmeni olarak göreve başlamasıyla açılır. Cha Mu Hui, sahnede ve kameralar karşısında ışıldayan, girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çeken bir kadındır. Kendine duyduğu güven neredeyse dokunulabilir düzeydedir. Ne istediğini bilen, bunu elde etmekten çekinmeyen ve duygularını saklamayı gereksiz bulan bir karaktere sahiptir. Aşk onun için karmaşık bir bilmece değil; hayatın doğal, hatta keyifli bir parçasıdır.
İlk karşılaşmalarında bu iki farklı dünya hemen çarpışır. Ho Jin’in mesafeli, temkinli ve ölçülü tavırları; Mu Hui’nin doğrudanlığı ve rahatlığıyla sık sık ters düşer. Aşk, ilişkiler ve bağlılık üzerine yaptıkları sohbetler çoğu zaman küçük gerilimlere, yanlış anlaşılmalara ve ironik tartışmalara yol açar. Ho Jin, Mu Hui’nin açık sözlülüğünü düşüncesizlik olarak görürken; Mu Hui, Ho Jin’in duvarlarını korkaklıkla karıştırır.
Ancak birlikte geçirilen zaman arttıkça, aralarındaki diyaloglar değişmeye başlar. Resmî çevirilerle başlayan konuşmalar, zamanla daha kişisel, daha samimi bir hâl alır. Ho Jin, Mu Hui’nin kendine güveninin ardında taşıdığı yalnızlığı fark ederken; Mu Hui de Ho Jin’in sessizliğinin altında derin bir hassasiyet ve incelik olduğunu görür. Birbirlerini “çevirerek” anlamaya alışmış bu iki insan, farkında olmadan duyguların da tercüme edilebileceğini keşfeder.
Yanlış anlamalar tamamen ortadan kalkmaz; ancak artık bu yanlışlar onları uzaklaştırmak yerine yakınlaştırır. Çünkü her tartışma, birbirlerini biraz daha tanımalarına olanak tanır. Ju Ho Jin için aşk, artık kaçınılması gereken bir bilinmez değil; Cha Mu Hui içinse ilk kez gerçekten emek verilmesi gereken bir bağ hâline gelir.
Ve böylece, kelimelerle başlayan bu ilişki, zamanla sessizliklerin bile anlam kazandığı bir yakınlığa dönüşür.
Eun Ho, halk efsanelerinde dokuz kuyruklu tilki olarak bilinen kadim bir gumihodur. Ancak onu diğer gumiholardan ayıran çok net bir fark vardır: İnsan olmayı asla arzulamaz. Çoğu gumihonun peşinden koştuğu ölümlülük, duygu yoğunluğu ya da “gerçek bir hayat” fikri Eun Ho’ya anlamsız gelir. O, değişmeyen yüzünün ve tükenmeyen gençliğinin sunduğu özgürlüğün tadını çıkarır. Zaman onun için bir tehdit değil, eğlenceli bir oyundur. Yüzyıllar boyunca şehirler değişmiş, insanlar doğmuş ve ölmüş, medeniyetler yükselip yıkılmıştır; Eun Ho ise her defasında aynı sakin gülümsemeyle izlemeyi tercih etmiştir.
İnsan dünyasının yalnızca en keyifli yanlarını seçer. Lüks, zevk, eğlence ve anlık hazlar… Bunlar onun için yeterlidir. İnsanlaşmayı hızlandırdığına inanılan erdemlerden bilinçli olarak uzak durur; iyilik yapmaz, fedakârlık göstermez, derin bağlar kurmaz. Bunun yerine küçük bencillikler, zararsız yalanlar ve ufak kötülükler biriktirir. Çünkü bilir ki kalbi ne kadar saflaşırsa, insan olmaya o kadar yaklaşacaktır — ve bu, onun kaçmak istediği son şeydir.
Ta ki beklenmedik bir karşılaşma her şeyi altüst edene kadar.
Kang Si Yeol, dünyanın tanıdığı bir futbol yıldızıdır. Avrupa’nın en prestijli kulüplerinden birinde forma giyen, rekorlar kıran, milyonların hayran olduğu bir forvettir. Sahadaki başarısı kadar dış görünüşü ve karizmasıyla da dikkat çeker. Kameralar onu sever, markalar peşinden koşar. Si Yeol bunu çok iyi bilir ve bundan fazlasıyla keyif alır. Kendine hayranlığı, yeteneğiyle doğru orantılıdır. Hayatı kusursuz bir düzen içinde ilerler: Şöhret, para, başarı ve kontrol.
Ancak bir gün, Eun Ho’nun yolu onunkiyle kesişir.
Bu karşılaşma, iki “insanüstü” varlığın çarpışması gibidir: biri ölümsüzlüğe sırtını yaslamış bir efsane, diğeri kendi kusursuzluğuna inanan bir insan tanrısı. Eun Ho, Si Yeol’u ilk gördüğünde onu yalnızca eğlenceli bir oyuncak olarak görür. Si Yeol ise Eun Ho’nun karşısında, ilk kez hayranlık duymayan bir çift gözle karşılaşır. Bu, onun dünyasında bir çatlak yaratır.
Zamanla, Eun Ho’nun kurduğu mesafe çözülmeye; Si Yeol’un sarsılmaz özgüveni sorgulanmaya başlar. Eun Ho, farkında olmadan erdemlerden kaçtığı hayatında ilk kez bir şeyi kaybetmekten korkar. Si Yeol ise hayatında ilk defa kendini merkeze koymayan birine bağlanır.
Ve ikisi de bilmeden aynı soruyla yüzleşir:
Gerçekten değişmek istemeyen biri, değişmek zorunda kalırsa ne olur?
Hikâye, hayatının en kırılgan dönemlerinden birinden geçen Yun Bom’u merkezine alır. Seul’de sevilen, öğrencileri tarafından takdir edilen ve mesleğinde başarılı bir öğretmen olmasına rağmen, özel hayatında yaşadığı derin bir hayal kırıklığı onu içten içe tüketmiştir. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış duygular ve ardında bırakamadığı anılar, Yun Bom’u duygusal olarak yorgun ve mesafeli bir insana dönüştürür. Bu yükle daha fazla baş edemeyeceğini fark ettiğinde, kendisi için radikal bir karar alır: Her şeyi geride bırakıp Sinsu adlı küçük ve sakin bir kasabaya değişim öğretmeni olarak taşınmak.
Sinsu, Seul’ün gürültüsünden ve hızından çok uzakta, insanların birbirini yakından tanıdığı, dedikoduların hızla yayıldığı ama aynı zamanda sıcaklık barındıran bir kasabadır. Yun Bom burada Sinsu Lisesi’nde öğretmenliğe başlar. İlk günlerinden itibaren kasaba halkının ilgisini çeker; zarif tavırları, şehirli duruşu ve mesafeli gülümsemesiyle herkesin merak ettiği bir figür hâline gelir. Ancak Yun Bom’un iç dünyası hâlâ savunma hâlindedir. Kimseye kolay kolay yaklaşmaz, duygularını saklamayı tercih eder ve geçmişinin izlerini sessizce taşır.
Her şey, Seon Jae Gyu ile tanışmasıyla değişmeye başlar. Kasabada “çılgın” olarak anılan Jae Gyu, beklenmedik çıkışları, korkusuz tavırları ve arka sokak kabadayılarını andıran sert görüntüsüyle dikkat çeker. Aynı zamanda JK Power Energy’nin CEO’su, Sinsu Lisesi öğrencisi Seon Han Gyeol’un amcasıdır. Dışarıdan bakıldığında kaba, mesafesiz ve tehlikeli biri gibi görünse de, Jae Gyu’nun ardında şaşırtıcı bir incelik vardır. İnsanlara karşı sarsılmaz bir sadakat, koruyucu bir içgüdü ve derin bir düşüncelilik taşır.
Yun Bom, Jae Gyu’nun bu çelişkili doğasına önce temkinle yaklaşır. Ancak onun samimiyeti, dürüstlüğü ve Yun Bom’un kırılganlığını fark eden sessiz ilgisi, zamanla Yun Bom’un duvarlarını çatlatmaya başlar. Seul’de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlar: Güvende hissetmeyi. Jae Gyu’nun yanında ilk kez rahatça nefes alır, kalbini savunmak zorunda kalmadan gülümser.
Sinsu’nun küçük sokaklarında, lise koridorlarında ve sessiz akşamlarında, iki yaralı ruh yavaş yavaş birbirine yaklaşır. Yun Bom için bu kasaba yalnızca yeni bir iş değil; iyileşmenin, affetmenin ve yeniden sevmenin başladığı bir yerdir. Seon Jae Gyu ise Yun Bom sayesinde, sert kabuğunun altında sakladığı duygulara ilk kez cesurca dokunur.
Yanlışlıkla efsaneleşen bir hırsız, onu yakalamaya ant içmiş bir prens ve kaderin oyunuyla yer değiştiren iki ruh… Bu hikâye, Joseon döneminde geçen, romantik komedi ile tarihî dramı ustalıkla harmanlayan sıra dışı bir macerayı anlatır.
Hong Eun Jo, asil bir babanın ve köle bir annenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğu andan itibaren kimliğini saklamak zorunda kalan Eun Jo, ne tam anlamıyla bir soylu ne de sıradan bir halk üyesidir. Joseon’un katı sınıf sisteminde var olabilmenin tek yolu, görünmez olmaktır. Bu nedenle erkek kılığına girerek “Hong Gil Dong” adıyla yaşamaya başlar. Zamanla bu isim, halk arasında adaletin sembolü hâline gelir. Yozlaşmış memurların tahıl ambarlarını soyar, çaldıklarını yoksullara dağıtır ve ardında yalnızca söylentiler, efsaneler ve memurların çaresiz öfkesini bırakır. Onun için hırsızlık bir suç değil, halkı hayatta tutmanın tek yoludur.
Ancak bu efsane, sarayın dikkatini çeker. Prens Yi Yeol, doğuştan asil, etkileyici görünümü ve keskin zekâsıyla tanınan, Joseon ordusunun gurur kaynağıdır. Savaş meydanlarından çok gizemli vakaları çözmeye ilgi duyan Yi Yeol, Hong Gil Dong’un peşine düşer. Onu sıradan bir hırsız olarak değil, zekâsıyla sistemi sarsan bir figür olarak görür. Soruşturması derinleştikçe, yolu Hong Eun Jo ile kesişir. Kimliğinden habersiz olduğu bu genç “erkek” hırsız, onun ilgisini çeker; zekâsı, cesareti ve adalet duygusu Yi Yeol’un kalbinde beklenmedik bir kıvılcım yakar.
Bir gece yaşanan gizemli bir olay sonucu Eun Jo ve Yi Yeol’un ruhları yer değiştirir. Biri sarayın içinde, diğeri halkın arasında uyanır. Bu beklenmedik durum, yalnızca hayatta kalma mücadelesini değil, birbirlerini korumak zorunda oldukları tehlikeli bir oyunu da başlatır. Eun Jo, prensin bedeninde sarayın entrikalarıyla yüzleşirken; Yi Yeol, halkın sefaletini ve adaletsizliğin gerçek yüzünü ilk kez kendi gözleriyle görür.
Birbirlerini ele vermemek için iş birliği yapmak zorunda kalan bu iki zıt ruh, zamanla birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Yi Yeol, gücün yalnızca kılıçtan gelmediğini öğrenirken; Eun Jo, adaletin bazen sistemin içinden de sağlanabileceğini fark eder. Aşk, kaosun tam ortasında filizlenir.
Büyük Joseon ordusu Hong Gil Dong’un peşindeyken, gerçekte birbirlerini kurtarmaya çalışan iki ruh vardır. Bu hikâye, kimliklerin ötesinde bir aşkı, adaletin bedelini ve kaderin en beklenmedik oyunlarını anlatır.
İblis Kral’la savaşmak için başka bir dünyadan çağrılan kutsal baş rahip Rembrary, bir anda kendini modern dünyada, küçük ve mütevazı bir yatakhanede bulur. Üstelik artık Woo Yeon Woo adlı genç bir adamın bedenindedir. Daha da kötüsü, bu beden bir idol grubunun üyesine aittir.
Bir yandan sahne ışıkları altında şarkı söyleyip dans etmeyi öğrenmek zorunda kalan Rembrary, diğer yandan bu dünyada da peşini bırakmayan tuhaf tarikatlar, karanlık güçler ve şeytani varlıklarla mücadele etmek zorundadır. İnancı, kutsal gücü ve sağduyusu, idol dünyasının acımasız rekabeti ve absürtlüğüyle sürekli sınanır.
Grubun en sadık hayranlarından biri olan Kim Dal, kariyerinin beşinci yılında Yeon Woo’nun bir anda “ben aslında Rembrary’yim” demesiyle büyük bir şaşkınlık yaşar. Herkes bunun bir kriz ya da tuhaf bir rol olduğunu düşünürken, Kim Dal ona inanır. Hatta daha da ileri giderek, Rembrary’ye bu karmaşık dünyada yardımcı olabilmek için grubun menajeri olmayı kabul eder.
İnanç ile şöhretin, kutsal görev ile popüler kültürün çarpıştığı bu hikâye;
fantastik unsurlar,
idol dünyasının perde arkası,
ve beklenmedik bir dostluğun gücü etrafında şekillenen eğlenceli, sürükleyici ve özgün bir anlatı sunar.
Lee Gyeong Do ve Seo Ji U, hayatın farklı dönemlerinde birbirine dokunan ama bir türlü aynı noktada buluşamayan iki ruhtur. Aralarındaki çekim, çocukluklarından beri adını koyamadıkları bir kader bağı gibidir. Yirmili yaşlarının başında nihayet birbirlerine açılır, tutkulu ama kırılgan bir aşk yaşarlar. Fakat hayatın ağır gerçekleri, hayallerin çatışması ve gençliğin tecrübesizliği onları ayırır.
Yıllar geçer. İş hayatı, sorumluluklar, yeni yollar… Derken kader, yirmili yaşlarının sonuna geldiklerinde onları yeniden bir araya getirir. Olgunlaşmış, yaralarını sarmaya çalışmış, farklı yönlere savrulmuş iki insan olarak aşklarına bir kez daha şans verirler. Bu kez daha temkinlidirler… ama aynı zamanda daha kırılgan. Ne var ki, bu ikinci deneme de onları aynı sona götürür: Ayrılık.
Aradan uzun yıllar daha geçer.
Bir gün, Gyeong Do en büyük haberinin peşinde olan başarılı ama yorulmuş bir gazeteci olarak kendini ülke gündeminin merkezinde bulur. Patlak veren dev bir skandalı araştırmaktadır. İşin ilginç yanı, skandalın merkezindeki iş insanının eşi… Seo Ji U’dur.
Yıllar sonra göz göze geldiklerinde, ikisinin de kalbi eski yaraları hatırlar. Fakat bu kez şartlar çok daha ağırdır:
O artık tarafsız kalmak zorunda bir gazetecidir.
O ise kamuoyunun ön yargıları ve evliliğinin çöküşü arasında sıkışmış bir kadındır.
Geçmiş duygularıyla bugünün karmaşası arasında kalan ikili, bu üçüncü karşılaşmalarında kiminle mücadele edeceğini bilemez:
Kaderle mi, toplumla mı, yoksa birbirlerine olan hâlâ sönmemiş duygularıyla mı?
Halkın gözleri üzerlerinde, medya ise avlarını bekleyen bir kurt gibi etraflarındayken, Seo Ji U ve Lee Gyeong Do’nun hikâyesi beklenmedik bir üçüncü perdeye doğru hızla ilerler. Bu seferki soru şudur:
Aşk, zamana ve hayata karşı üçte bir kazanabilir mi? Yoksa bu üçüncü karşılaşma, onların en ağır sınavı mı olacaktır?
Bir zamanlar kariyerinin zirvesinde olan, hırsıyla ün salmış eski yargıç Kang David, toplumda “kusursuz yargıç” imajıyla tanınan bir hukuk yıldızıdır. Sosyal medyada yüz binlerce takipçisi vardır; temiz bir profil, keskin analizler ve toplum yararını savunan süslü cümlelerle parlayan bir influencer’dır. Tam da ulusal ölçekte bir başarıya yürürken, beklenmedik bir olay David’in hayatını altüst eder. Sessizce görevinden istifa eder; gözlerden uzak, güneş görmeyen bir koridorda kamu yararına çalışan bir avukat olarak yeniden başlamak zorunda kalır.
Burada, “ciddiyetten yapılma bir kalkan” gibi yaşayan David’in tam zıddı olan Park Gi Ppeum ile karşılaşır. Park Gi Ppeum, merak ettiği her şeyin ustası olmaya çalışan enerjik, çocuksu ama zeki bir avukattır. Hukuku yalnızca bir meslek olarak değil, bir ideal olarak görür. İnsan haklarını savunmaktan, adalet için savaşmaktan, toplumdaki sessiz mağdurlara ses olmaktan güç alır. Hobi olarak başladığı hukuk merakı onu sonunda Pro Bono’ya taşımıştır — tıpkı David gibi, ama çok daha farklı bir nedenle.
“Pro Bono” adlı kar amacı gütmeyen kuruluşun kamu yararı ekibinde bu iki karşıt karakter yollarını kesiştirir. Burada şirketlerden kazanılan paralar, hiçbir yere başvuramayan mağdurların davalarını üstlenmek için kullanılır. David için bu, geçmişini geride bırakıp itibarını yeniden kazanma fırsatıdır; Gi Ppeum içinse, adalete duyduğu inancı dünyaya kanıtlama yolu.
Zıt karakterleri, farklı dünya görüşleri ve çarpışan adalet anlayışları, her dava ile daha da belirginleşir. Ancak zamanla ikisi de başkalarının hayatını değiştirirken, kendi kırık yönleriyle de yüzleşmeye başlar. Yolsuzluk, güç ve medya manipülasyonu arasında sıkışmış adalet sisteminde, “gerçek adalet”in ne demek olduğunu birlikte yeniden keşfederler.
Bir üniversitede alınan tartışmalı ve garip bir karar, kampüste büyük bir kargaşaya yol açar:
Bilgisayar Mühendisliği bölümü ile Modellik bölümü, derslerin bir kısmını ortak yürütmek zorunda kalır.
Birbirinden tamamen farklı iki dünyanın öğrencileri istemeden aynı sınıfa sürüklenir. Mantık ile estetik, algoritmalar ile podyum duruşu aynı derslikte buluşur. Bu tuhaf birleşmenin ortasında iki isim öne çıkar.
Kang Min Hak, modellik bölümünün yıldızıdır. Bir flört programına katılıp hızla ünlenen Min Hak, kısa sürede bir milyon takipçili bir sosyal medya fenomenine dönüşmüştür. Girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çeken güçlü bir karizmaya sahiptir. Ancak bu popülerliğin ardında sakladığı yorgunluklar ve baskılar, kimsenin görmek istemediği kadar gerçektir.
Diğer yanda ise Ju Yeon San vardır. Bilgisayar mühendisliğinin en parlak öğrencisi olan Yeon San, kodları çözer gibi hayatı da analiz etmeye çalışır. Karmaşık problemleri saniyeler içinde çözebilecek kadar zekidir; fakat tek bir hata yaptığında tamamen kilitlenen, mükemmeliyetçiliğin gölgesinde yaşayan kırılgan bir tarafı vardır. Gününü ekran karşısında geçirir, sosyal hayatı minimumdadır ve aşk kavramı onun için çözülememiş gereksiz bir değişken gibidir.
Bu iki zıt dünya, ortak derslerde istemeden çarpışır.
Başlangıçta sadece “zorunlu bir etkileşim” gibi görünen bu karşılaşmalar, kısa sürede karmaşık bir bağa dönüşmeye başlar.
Min Hak’ın ışıltılı ama boşluk dolu dünyası, Yeon San’ın sessiz fakat derin evreniyle çarpışırken; ikisi de kendi eksik yanlarını fark eder. Birbirlerinin hayatlarına küçük adımlarla girer, sonra çıkamaz hâle gelirler.
Artık mesele sadece dersleri birlikte yürütmek değildir.
Podyumun yıldızı ile kodların dahisi, hiç beklemedikleri bir duygusal denklemde kendilerini bulurlar.
Bu dizi, ülkeyi savunmak ya da dünya barışını sağlamak gibi büyük idealler için değil; ailelerini, komşularını ve çok sevdikleri mahallelerini korumak için yeniden bir araya gelen yedek özel kuvvetler biriminin hem aksiyon dolu hem de komik hikâyesini anlatıyor.
Bir zamanların efsane JDD özel harekat biriminden olan Choi Gang, artık bir sigorta müfettişi olarak sıradan bir hayat sürmektedir. Yine de eski günlerin izleri hâlâ üzerindedir: etkileyici fiziği, keskin sezgileri ve insanların ruh hâlini anında çözebilen olağanüstü empati yeteneğiyle dikkat çeker. İçinde hâlâ bir “savaşçı” yatmaktadır; ama bu kez savaşacağı şey teröristler değil, ailesini ve mahallesini tehdit eden olaylardır.
Mahallenin sevilen simalarından biri olan Kwak Byeong Nam ise eskiden HID terörle mücadele biriminde görev almış elit bir askerdir. Zorlu bir eğitim sırasında dizinden aldığı ciddi bir yara nedeniyle aktif görevden alınmış ve bakım taburuna geçmek zorunda kalmıştır. Askerlikten sonra sakin bir hayatı tercih ederek küçük bir donanım ve kırtasiye dükkanı işletmeye başlamıştır. Ancak mahalledeki rolü sadece bir esnaf olmak değildir:
Son 13 yıldır Sangri-dong gençlik derneğinin başkanı olarak hem düzeni sağlar hem de geri dönüşüm toplama işinin başında durarak çevreyi korur. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir adam gibi görünse de, gerektiğinde hâlâ eski bir özel kuvvetler askerinin dayanıklılığına ve disiplinine sahiptir.
Choi Gang ve Kwak Byeong Nam, birbirinden tamamen farklı hayatlar sürseler de, mahallelerinde ortaya çıkan gizemli bir tehdit onları yeniden aynı cephede buluşturur.
Bu kez amaçları ülkeyi kurtarmak değildir…
Ailelerini, komşularını ve yıllardır birlikte yaşadıkları o sıcak mahalleyi korumaktır.
Ekip, geçmişteki taktik becerilerini günümüzün komik ve tuhaf mahalle sorunlarına uyarlarken hem kahkaha hem de heyecan dolu bir macera başlar. Her biri sıradan hayatlar yaşayan ama içinde hâlâ bir kahraman taşıyan bu insanlar, izleyiciye hem aksiyon hem de samimiyet dolu bir hikâye sunar.