Bir Aşk Hikayesi: Yue Qianling ve Gu Xun’un Beklenmedik Buluşması
Yue Qianling'in işinden istifa ettiği gün, tesadüfen gizli aşık olduğu Gu Xun ile karşılaştı. Gu Xun, yeni işe başlamış ve 9. İş Birimi'nin başına geçmiştir. Yue Qianling, bu fırsatı kaçırmayarak, cesurca işe geri döndü ve Gu Xun'u takip etmeye karar verdi. Onu etkilemek için her türlü cesaretini topladı, ancak Gu Xun onun duygularına karşı tamamen ilgisizdi. Dahası, Yue Qianling’in itirafını okulun önünde sert bir şekilde reddetti.
Ancak Yue Qianling’in bilmediği bir şey vardı: Gu Xun, çoktan bir online arkadaşı olan “Yapışkan Hamur Kıvrımı”na aşık olmuştu. Bu arkadaş, aslında cesur ve sıradan dünyadan farklı bir kişiydi. Kimse, bu çevrimiçi arkadaşın aslında Yue Qianling'in kendisi olduğunu tahmin edemezdi. Gu Xun, online dünyada bir zamanlar tanıştığı bu cesur ve sıradışı kişiye olan hislerini giderek daha fazla fark etmeye başlamıştı.
Bir gün, gizemli online arkadaşının kim olduğunu öğrenince şok oldu. Yue Qianling'in, uzun zamandır beğendiği ve sonunda gerçek dünyada karşılaştığı kişi olduğunu öğrenmek, Gu Xun için büyük bir sürprizdi. Ancak, bu gerçekle yüzleşmek Gu Xun'u harekete geçirmeye yetti. Artık bir adım atması gerektiğini fark etti ve Yue Qianling’i kazanmaya çalışmak için beklenmedik bir "ters kovalamaca"ya girmeye karar verdi.
Gu Xun’un “Ters Kovalamaca”sı
Gu Xun, başta Yue Qianling’i reddetmiş olsa da, ona duyduğu ilgiyi daha fazla gizleyemezdi. Ancak bu, kolay bir şey değildi. Çünkü Yue Qianling'in cesaretini ve kararlılığını gördükten sonra, kendini bir anda onun arkasından koşarken buldu. Artık Yue Qianling’in kalbini kazanmak için onu takip etmek, onu etkilemek ve daha fazla cesaretini kazanmak zorundaydı. Ama işin en zor tarafı, onun gerçekten ne istediğini ve nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmemesiydi.
Yue Qianling ise, Gu Xun’un eski halini unutmuş ve ona karşı olan duygularını artık tamamen dışarıya yansıtmaya başlamıştı. Ancak Gu Xun’un ilgisizliği ve sert reddi, onu derinden etkilemişti. Bu yüzden, başlangıçta, Gu Xun’un ona olan ilgisini hissetse de, bu kez ona karşı biraz daha mesafeli yaklaşma kararı aldı.
Ancak Gu Xun'un “ters kovalamaca”yı başlatması, aralarındaki ilişkiyi bambaşka bir yöne doğru ilerletmeye başladı. Bu, komik ve sıcak anlarla dolu bir süreçti. Gu Xun, Yue Qianling’in kalbini kazanmak için her türlü eğlenceli ve çılgın yolu denedi.
Aşkın Komik ve Sıcak Yolu
Gu Xun, her fırsatta Yue Qianling’i etkileyebilmek için başta garip ve yanlış hareketler yapsa da, her seferinde biraz daha yaklaşıyor, küçük adımlar atıyordu. Yue Qianling, başlangıçta ona karşı mesafeli olmasına rağmen, her defasında Gu Xun’un samimi çabalarını görünce, yavaşça kalbinde ona olan duygu değişikliklerini hissetmeye başlıyordu.
Gu Xun’un, çevrimiçi arkadaşıyla gerçek dünyada karşılaştığında yaşadığı şaşkınlık, ikisi arasındaki bağın gelişmesine neden oldu. Artık sadece "Yapışkan Hamur Kıvrımı" değil, gerçek hayattaki Yue Qianling ile de iletişim kurmak, her ikisi için yeni bir maceraya dönüşmüştü. Bu süreç, birbirlerine duydukları güveni arttırmış, ilişkilerinin temeli daha sağlam bir hale gelmişti.
Sonunda, Gu Xun, ona duyduğu gerçek duyguları itiraf ettiğinde, Yue Qianling şaşkın ve mutlu bir şekilde karşılık verdi. İkisi de birbirlerinin hayatındaki yerlerinin artık çok farklı olduğunu fark etti. Bir zamanlar sıradan görünen ve yalnızca çevrimiçi bir ilişki gibi başlayan bu bağ, gerçekte kalpten kalbe bir bağa dönüşmüştü.
Sonuç
Yue Qianling ve Gu Xun, birbirlerini her yönüyle tanıyarak ve farklılıklarını kabul ederek, samimi bir ilişkiye adım atmışlardı. Başlangıçtaki yanlış anlamalar ve soğuk reddedilme, onları birbirlerine daha da yaklaştırmıştı. Bu hikaye, yalnızca bir aşk değil, aynı zamanda cesaret, dostluk ve kendini tanıma yolculuğunun da bir anlatısıydı.
Bir Aşk Perisi ile Bir İnsan Kız Arasındaki Talihsiz Aşk Hikayesi
Yüzyıllar önce, insanların ve perilerin dünyaları birbirinden keskin bir şekilde ayrılmıştı. İnsanlar, toprağın ve zamanın geçici varlıklarıydı; perilerse, doğanın ruhlarını taşıyan, ölümsüz ve sihirli varlıklardı. Bu iki farklı tür, tarih boyunca birbirlerine dokunmaz, yolları asla kesişmezdi. İnsanların hayatları sona erer, ama perilerin varlıkları sonsuza dek sürerdi. Ancak, bir zamanlar kaderin ilginç bir oyunuyla, bu düzen bozuldu.
Lira bir aşk perisiydi. Diğer perilerden farklı olarak, o, insan ruhlarının arasında dolaşmayı, onların en derin duygularını keşfetmeyi seviyor, ama bir o kadar da yalnız hissediyordu. Ölümsüzlük, ona bir tür ağırlık veriyor, kalbindeki boşluğu sürekli hissettiriyordu. Lira, periler dünyasında genellikle yalnız gezer, insanları ve onların aşklarını izlerdi. Ama bir gün, bir tesadüf sonucu, Ayşegül adlı bir insan kızına aşık oldu.
Ayşegül, sıradan bir köyde, sakin bir yaşam süren, sevgi dolu ve içten bir kızdı. Onun kalbi temizdi, ama hayatı fırtınalıydı. Ailesinin ölümünden sonra, hayatta yalnız kalmıştı ve kalbinin derinliklerinde bir boşluk vardı. Ayşegül’in kaderi, Lira'nın kaderiyle kesiştiği o an değişti. Çünkü Lira, bir insanı izlerken, birdenbire ona aşık oldu. Ancak insanlar ve periler arasında, bu tür duygulara yer yoktu; bu, yasaktı. Fakat Lira, duygularının gücünü reddedemedi.
Bir gün, bir orman yolunda karşılaştılar. Lira, Ayşegül’e gizlice dokunduğunda, bir ışık patlaması oldu. Ayşegül’in kalbine bir ok gibi saplanan bu sihirli temas, perinin aşkını ona hissettirdi. Ancak bu sıradışı temas, Lira’nın kendini bir anda çok farklı bir şekilde hissetmesine neden oldu. Kendisini insan formunda görmek istiyordu, bir insan gibi yaşamak, aşkı deneyimlemek… Ama bu arzusu, iki dünyayı sarsacak kadar tehlikeli bir hareketti.
Lira, periler dünyasının kurallarına ve yasalarına karşı geldi. O an, perilerle insanlar arasındaki sınırlar yok oldu. Lira, insan dünyasına düşen aşkın ve kendi yasaklarının cezalarını ödemek zorunda kaldı. İnsanların dünyasında, sevgi bir lanet halini aldı. Bir anda, Lira yanlışlıkla Ayşegül’ü vurdu. Kalbine saplanan bir ok, Ayşegül’ün ölümsüz ruhunu derinden sarstı. Bu, Lira'nın içindeki en derin korkuları, suçlulukları ve kaygıları tetikledi.
Perilerin dünyasında bu yasak aşkın sonuçları çok ağır oldu. Lira, hem kendi halkından hem de Ayşegül'den ayrılmak zorunda kaldı. Ayşegül’ün bedeni çökmüş, ama ruhu hayatta kalmıştı. Ve o andan itibaren, her ikisi de kaderin zor bir oyununa hapsoldular. Birbirlerinden uzak, ama birbirlerine bağlı kalmaya devam ettiler. Lira’nın bedeni zamanla yok oldu, ama onun aşkı, sonsuza dek Ayşegül’ün ruhunda yankılandı.
Yüzyıllar Sonra
Lira ve Ayşegül, çok sayıda reenkarnasyondan geçmiş, her yaşamda bir araya gelmeye çalışmışlardı. Her hayat, onları birbirine yaklaştırmış ama bir şekilde onları ayırmıştı. Birçok farklı kimlik, birçok farklı hikâye… Her seferinde, o büyük aşkı bir şekilde buluyor, ama sonunda yine kaybediyorlardı. Lira, her doğuşunda, Ayşegül’ün kalbinde bir iz bırakıyordu, fakat bu iz hiç tam olarak silinmiyordu. Ayşegül, her hayatında, Lira’nın yokluğunu ve aşkını hissettiği bir boşlukla büyüyordu.
Ve şimdi, yüzyıllar sonra, Zeynep ve Arda adında iki insan, geçmişin bir yankısı olarak, aynı kaderi paylaşacaklardı. Zeynep, sıradan bir insan gibi yaşarken, Arda’nın içindeki bir garip boşluğu hissediyordu. Arda, onun yanında kalacaksa, geçmişin karanlık sırrını da kabul etmek zorunda kalacaktı. Çünkü Zeynep, Lira’nın yeniden doğmuş bir yansımasıydı. Arda, Ayşegül’ün yeniden doğmuş haliydi.
Ve bu kez, kader onlara bir şans daha vermişti. Arda ve Zeynep birbirlerine aşık olacaklardı, ama onların aşkı, Lira ve Ayşegül’ün aşkının bir yeniden doğuşu olacaktı. Arda, Zeynep’e içindeki boşluğu anlattığında, Zeynep onun kalbinde bir şeyi fark etti: Onun aşkı, geçmişin acılarını ve kayıplarını anımsatıyordu. İkisi de birbirlerine aşık olsalar da, aralarındaki bağ çok güçlüydü, bu yüzden birbirlerine zarar vermemek için bir adım bile atamıyorlardı.
Ve bir gün, Zeynep, Ayşegül'ün ve Lira'nın mirasını anlamaya başladı. Arda ise, kalbindeki eski aşkın yaralarını tekrar hissediyordu. Birbirlerine doğru çekilseler de, o eski hatalar ve yasaklar yine kendilerini gösteriyordu. Birbirlerine duydukları aşkın, dünyalarını yeniden mahvedecek kadar güçlü olup olmadığını anlamak zor oluyordu.
Bu aşk, bir kez daha sınavlardan geçecek, bir kez daha kaderle savaşa girecekti. Lira ve Ayşegül’ün aşkı, sonsuza kadar sürecek mi, yoksa her seferinde yine aynı şekilde yarıda mı kalacaktı? Zeynep ve Arda, hayatlarını yeniden inşa edebilecek miydi, yoksa bu lanetli aşk, her doğuşta yeniden onları mı bulacaktı?
Alışveriş merkezlerinin kraliçesi, şehri fethetmiş, lüks yaşam tarzı ve görkemli hayatıyla adından sıkça söz ettiren bir kadındı. Yüksek moda, pahalı arabalar ve dünyanın en prestijli markalarına olan tutkusu, onun her adımını özel kılıyordu. Seda, bu dünyaya doğmuştu. Her zaman en iyisini isteyen, gösterişli bir hayatın parçası olarak büyümüş ve genç yaşta iş dünyasında zirveye tırmanmıştı. Ancak ne kadar parlak bir yaşamı olsa da, içindeki boşluk hiçbir zaman dolmamıştı. Gerçek bir mutluluğu ve anlamı, bir türlü bulamamıştı.
Emre ise tamamen farklı bir dünyadan geliyordu. Küçük bir kasabada büyümüş, mütevazı bir ailede yetişmişti. Şehir hayatı ona her zaman yabancı gelmişti. Edebiyatı, doğayı, sadeliği seven, huzurlu bir kasaba yaşamının sadeliğini tercih eden bir adamdı. Hayatına, yıllar önce bir tesadüf sonucu girmiş olan Seda ile evlenmişti. Düğünleri büyük ve gösterişli olmamıştı; küçük bir salonda, sade bir törenle evlenmişlerdi. O günden sonra, aralarındaki farklar yavaş yavaş belirginleşmeye başlamıştı.
Seda, alışveriş merkezlerinin içinde kaybolmuşken, Emre kasabanın köy yollarında yürümeyi tercih ediyordu. Seda'nın lüks otellerde yaptığı iş toplantıları ve galalar, Emre için bir anlam ifade etmiyor, onu yabancılaştırıyordu. Seda'nın tutkusu, sürekli yeni bir şeylere ulaşmak, daha fazla paraya, prestije ve başarıya sahip olmak, onları birbirinden uzaklaştırıyordu. Emre ise kasabasının sakinliğini, bir fincan çayın rahatlığını arıyordu. Ne yazık ki, bu iki dünya bir türlü birleşememişti.
Evliliklerinde bir çöküş başlamıştı. Seda, sosyal medya hesaplarında mutlu ve parlak bir hayat sergiliyor olsa da, evdeki boşluk her geçen gün büyüyordu. Emre, Seda'nın artan iş takviminden, sürekli seyahatlerinden ve azalan zamanlarından dolayı yalnızlık hissiyle boğuluyordu. İletişimsizlik, yanlış anlamalar ve birbirlerine olan uzaklıkları evliliklerini tehdit etmeye başlamıştı. Birbirlerinden giderek daha fazla yabancılaşıyorlardı. Emre’nin kasaba hayatı, Seda’nın ise alışveriş merkezlerinin ışıltılı dünyası arasında bir uçurum vardı.
Bir gün, Seda iş seyahati için kasabaya geri dönmek zorunda kaldı. Bir süreliğine, işlerinin yoğunluğu nedeniyle şehirdeki hayatına ara vermişti. Ama kasabada kalacağı bu birkaç gün, belki de hayatlarının dönüm noktası olacaktı. Seda ve Emre, birbirlerinden uzak geçen yılların ardından, bir şekilde eski ilişkilerine dair bir şeyler bulacaklardı.
Kasaba, Seda için ilk başta bir yabancıydı. Küçük sokaklar, yerel kafeler ve sakin atmosfer ona yabancı gelse de, Emre’nin doğayla iç içe yaşadığı bu yer ona başka bir dünyayı, başka bir huzuru hatırlattı. Bir sabah, Emre ona kasabanın en sevdiği yerini, göletin yanındaki eski taş köprüyü gösterdi. Bu basit ama özel an, Seda’nın kalbinde bir kıvılcım yaktı. Aralarındaki eski bağları yeniden hatırlamaya başlamıştı.
O günden sonra, küçük kasaba günleri, bir zamanlar birbirlerini sevmiş olan iki insanın yeniden keşfettiği bir yer haline geldi. Seda, lüks alışveriş merkezlerinin dışındaki dünyayı, sade ama samimi bir hayatı yeniden gözden geçirmeye başladı. Emre ise, Seda'nın gözlerinde eski tutkusunu ve hayatın basit güzelliklerine olan ilgisini tekrar gördü. Kendi içinde, Seda'nın farklı dünyasındaki parıltıları anlamaya, onun dünyasına adım atmaya başlamıştı.
Zamanla, küçük kasabanın huzuru, evliliklerinde yeniden yeşermeye başlayan bir aşkı filizlendirdi. Seda, her ne kadar alışveriş merkezlerinin pırıltılı dünyasından uzaklaşmakta zorlanmış olsa da, Emre'nin yanındaki sadelik, ona gerçek anlamda mutluluğu ve huzuru getirecekti.
Evliliklerinin en zor döneminde, aslında iki kalbin birbirine tekrar dokunabileceğini ve geçmişteki sevgiyi yeniden bulabileceğini keşfetmişlerdi. Ne kadar farklı dünyalardan gelmiş olsalar da, birlikte geçirecekleri zamanın değeri her şeyden önceydi.
Ve böylece, alışveriş merkezlerinin kraliçesi ile küçük bir kasabada büyümüş olan kocasının arasında, her şeyin başından beri var olan o kaybolmuş sevgi, mucizevi bir şekilde yeniden filizlendi. Geçmişin yaraları ve farklılıklar bir kenara bırakıldı, ve ikisi de hayatta en çok neye değer verdiğini sonunda bulmuştu.
10 yıl boyunca Amerika'da yaşadıktan sonra, Hu-young'un Kore'ye dönüşü, bir zamanlar kaybettiği duygulara ve anılara tekrar ulaşmasını simgeliyor. İlk aşkı Hong-ju ile bir kafede karşılaşması, bir anlamda geçmişin yeniden gün yüzüne çıkmasıdır. Bu, tıpkı çok tanıdık ve romantik bir şekilde gerçekleşen tesadüflerle anlatılmak istenen bir olgudur: Peter Pan'ın Wendy'nin odasına uçması ya da prensin Cinderella'nın kaybolan cam ayakkabısını bulması gibi olaylar, geçmişin güzel anılarına yeniden kavuşmakla ilgilidir.
Hu-young, yıllar geçmesine rağmen, Hong-ju'nun önünde hala aynı duygusal naifliği ve beceriksizliği taşır. Bu durum, zamanın sadece dışsal değişimlere yol açtığını ama duygusal bağların zamanla zayıflamadığını, aksine belirli anlarla yeniden canlandığını gösterir. 19 yaşındaki bir gencin duygusal saflığını ve heyecanını yeniden keşfetmesi, bir tür zaman yolculuğu gibi, her şeyin yeniden taze bir şekilde başlaması anlamına gelir.
Son olarak, geçmişin solmuş günleri, yeniden Hong-ju ile geçirilen zamanla birlikte rengarenk bir şekilde canlanır. Burada "gökkuşağı" ifadesi, taze ve renkli anıların, yeniden ortaya çıkan duyguların, tıpkı bir gökkuşağının tüm renkleri gibi, hayatı ve ilişkiyi daha parlak hale getirdiğini simgeliyor.
Bir zamanlar, acımasız ve karanlık bir iblis, dünyaların ötesinde hüküm süren korkunç güçlere sahipti. Yüzyıllarca süren hırsları ve kanlı zaferleriyle tanınan bu iblis, hayatını sadece güç ve intikam için adamıştı. Ancak, güç arayışı onu, cesur ve zalim bir kadının karşısına çıkmaya mecbur etti.
Kadın, adını bile duymaktan korkulan bir zenginlik ve soğukkanlılıkla tanınıyordu. Taş gibi bir kalbi, ona ne sevinç ne de acı getirirdi; duygularından çok, hırsları ve hesapları ön plandaydı. Her şeyin bir fiyatı vardı, ve bu kadının bir tek arzusu vardı: Gücün zirvesine ulaşmak. İşte bu noktada, iblisle yaptığı anlaşma başladı.
Bunun karşılığında, kadın hem sonsuz zenginlik hem de ölümsüzlük vaat ediyordu. İblisin gözleri, bir fırsatın arifesinde parladı. Ama farkında değildi ki, bu anlaşma ona korkunç bir bedel ödetecekti.
Kadın, iblise güçlerini geçici olarak kullanma şansı sunarak, onu bir tür tuzağa çekmişti. İblis, kendi doğasında var olan karanlık büyülerin zirvesine ulaşma yolunda, hızla gücünü kaybetmeye başladı. Kadın, iblisin en derin sırlarını çözmüştü, çünkü aslında kadının ta kendisi, iblisin kaybettiği en değerli şeyi—kendisinin kalbini—tutuyordu.
Iblis, kalbinin kaybolduğunun farkına vardığında, neyin eksik olduğunu anlamaya çalıştı. Taş kalpli kadının onun gücünün anahtarı olduğunun farkına varmak uzun sürmedi. Çünkü kadının tam içsel soğukluğu, iblisin kaybettiği empati, şefkat ve insani yönlerinin bir yansımasıydı. Bu soğuk kalp, iblisin içinde var olan insani yönlerin bir yankısıydı, ve bu yankıyı bulmak, gücünün kaynağını yeniden keşfetmek demekti.
İblis, gücünü geri kazanmak için kadını ikna etmeye çalıştı. Ancak kadının taş kalbi, hiçbir şeyin ona dokunmasına izin vermedi. Kadın, bu çetin mücadelede, iblisin kaybettiği insani değerlerin ve duyguların gücünü elinde tutuyordu. Bu güç, kadının karanlık bir sır olarak gizlediği, zamanla ortaya çıkacak olan bir kaderin habercisiydi.
Her şeyin bedeli vardır, ve kadının taş kalbi, sadece iblis için değil, kendi için de bir hapis olabilirdi. Ancak ne iblis ne de kadın, bu ilişkinin ne kadar karmaşık ve tehlikeli olacağını henüz tam olarak anlayamamıştı. Güç, zenginlik, soğukkanlılık ve kalp kırıklığı, bu iki varlığın arasındaki anlaşmanın her anını etkileyecekti.
İblisin kaybettiği güç ve kalp, kadının soğuk ve sert tavırlarının ardında gizliydi, ama bu gizemi çözen biri olacak mıydı? Ya da güç, sonunda her ikisini de tüketip yok mu edecekti?
Bir erkeklerden oluşan bir e-spor takımına katıldıktan sonra, bir amatör oyuncu yeteneklerini test eder ve takımını dünya şampiyonalarına taşır.
Bu metni daha detaylı ve geniş bir şekilde açıklayacak olursam:
Bir kadın oyuncu, erkeklerden oluşan bir e-spor takımına katılır ve bu alanda yeteneklerini keşfeder. Başlangıçta amatör bir oyuncu olan bu kadın, takım içindeki erkek oyuncularla birlikte, e-spor dünyasında kendini kanıtlama fırsatı bulur. Takım üyeleri arasında uyum sağladıktan sonra, belirli bir süre içinde yetenekleri gelişir ve stratejik zekâsıyla takımı yönlendirmeye başlar. Hızla başarılar kazanan takım, sonunda dünya şampiyonasına katılma hakkı elde eder. Bu süreç, yalnızca oyuncunun kişisel gelişimini değil, aynı zamanda cinsiyet bariyerlerini aşarak kadın oyuncuların da e-spor arenasında yer edinebileceğini gösteren önemli bir hikâye haline gelir.
Mok Sol Hee, doğuştan sahip olduğu sıra dışı bir yetenekle dünyaya gelmiştir: O, insanların yalan söyleyip söylemediğini anında fark edebilen bir "doğruyu söyleme dedektörüdür." Bu yetenek, çevresindeki herkesin her an söylediği her sözü analiz etmesine olanak tanır. Ancak, bu güç onun için bir lanet halini almıştır. Mok Sol Hee, insanları anlamak ve onların hislerini derinden hissetmekle birlikte, bu yeteneği yüzünden kimseye tam anlamıyla güvenememektedir. İnsanların söyledikleri gerçekleri her zaman duyuyor olmak, onun içsel dünyasında sürekli bir yalnızlık ve şüphe oluşturur.
Başlangıçta, bu yeteneğini bir tür güç olarak görmüş ve yaşama katılmak adına kullanabileceğini düşünmüştür. Fakat zamanla, insanların yalancı yüzlerini görmek, maskelerin ardındaki karanlık düşünceleri duymak, onun hayata olan inancını zedelemiş ve onu yalnızlaştırmıştır. Ne kadar insanlar onun yanında olabilirlerse de, Mok Sol Hee bir başkasıyla gerçek bir bağ kurmaktan kaçınmıştır. Herkesin ardında bir sır olduğunu bilmek, her ilişkinin bir oyun ve manipülasyon olabileceğini görmek, onun ruhunu kemiren bir yük haline gelmiştir.
Bir gün, Mok Sol Hee'nin yolu, masumiyetini savunan ancak kimse tarafından inanılmayan bir cinayet şüphelisiyle kesişir. Lee Jun Ho, genç ve saf bir adamdır, fakat ona göre "masumiyet" ispatlanamayan bir suçla ilişkilidir. Jun Ho'nun suçsuz olduğuna dair yaptığı her açıklama, herkesi daha da şüphelendirir. Ancak Mok Sol Hee, her zaman olduğu gibi, onun sözlerinin doğruluğuna dair içsel bir hisse sahiptir; Jun Ho'nun söyledikleri doğru ve içten görünmektedir. Ama işin garip yanı, Sol Hee'nin bu hissi her zaman yanılabilir. O nedenle, bu durum hem onun içsel çelişkilerine hem de çevresindeki dünya ile olan güven sorununa odaklanmasına yol açar.
Mok Sol Hee, bu şüpheli cinayet davasına dahil olurken, karşılaştığı duygusal ve zihinsel yük, onu daha da zor durumda bırakır. Çünkü, bir yandan Lee Jun Ho'nun masumiyetine inanmak zorundadır, diğer yandan bu inanışa dair güveni sorgulayan bir içsel sesle mücadele etmek zorundadır. Ayrıca, Sol Hee'nin yeteneğiyle, insanların yalanlarını fark etmesi ona sürekli bir gerilim ve huzursuzluk yaşatmaktadır. Her insanın bir yalana bürünmesi, onun huzursuzluğunun bir yansımasıdır. İnsanları anlamak ne kadar kolay görünse de, bu yetenek ona gerçek bir yalnızlık getirir. Çevresindeki herkesin gerçek niyetlerini görebilmek, onun insanlarla olan bağlarını daha da zayıflatır.
Davanın derinliklerine indikçe, Mok Sol Hee, Lee Jun Ho'nun masumiyetini ispatlamak için hem içsel şüpheleriyle hem de dış dünyadan gelen baskılarla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Yeteneği, bir yandan ona doğruları gösterse de, aynı zamanda yanlış olanları da görmesine neden olur. Mok Sol Hee, insanların doğruyu ve yanlışı nasıl manipüle ettiklerini görürken, sonunda kendi vicdanı ve güven duygusu ile yüzleşecektir. Bu, onu ruhsal bir yolculuğa çıkaracak ve belki de kendi hayatını yeniden sorgulamasına neden olacaktır.
A romantic music coming-of-age drama about grandmother Oh Mal-soon, who turns into a 20-year-old Oh Doo-ri overnight and enjoys her shining prime once again.
Although Aoshima and Yukino work at the same company, they have never spoken to each other. One day, they happen to meet at a bar that Yukino frequents, and they end up sitting next to each other! When she receives a call from a friend, Yukino remembers that she had made a promise to attend a wedding "with her boyfriend" and panics, saying, "Oh no, we broke up six months ago...!"
The wedding is next week, and Yukino is worried about what to do. She asks Aoshima to pretend to be her boyfriend for just one day and attend her friend's wedding. To her surprise, he agrees! Yukino is relieved, but in fact, Aoshima has a plan...
As they pretend to be together, Aoshima somehow starts to become interested in Yukino, who she had no interest in at all, and Yukino is at the mercy of a mean, younger tsundere boy. What will become of their "contract love"?
Bu karmaşık aşk hikâyesi, bir emlak şirketinde çalışan ve iş hayatı kadar aşk hayatı da umutsuz olan bekâr Heng’in, patronu şube müdürü Kongdech’in telefonunda ve bilgisayarında kendi fotoğraflarına rastlamasıyla başlar. Heng, bu durumu oldukça garip bulur, özellikle de Kongdech’in otuz yıldır evli olduğu düşünülürse. Öte yandan, Kongdech’in kızı, annesinin ölümünün ardından yıllardır babasına bir eş bulmaya çalışmaktadır. Babasının aşık olabileceğini öğrendiğinde, yaptığı küçük bir araştırma sonucunda bu kişinin şirketten biri olduğunu düşünür. Heng’e, şanslı kadının kim olduğunu bulmasında yardım etmesini ister, ancak baba-kız, Heng’in aslında babalarının kalbini çaldığını keşfeder. Şokun ardından soğukkanlılığını yeniden kazanarak, babasının bu ilişkisinden kurtulmak için her şeyini ortaya koyar. Kongdech’in itirafı, Heng’i derinden sarsar çünkü daha önce hiç erkeklerden hoşlanmamıştır, hele ki bu itirafın Kongdech’den gelmesi Heng için daha da şaşırtıcıdır. Dahası, yeni iş arkadaşı ve oda arkadaşı Mo da Heng’e aşık olur. Heng, kalbi için mücadele eden iki adamla karmaşık bir durumun içine düşer.