İnsan ırkı ile iblis ırkı, Yade Şarap İlahi Pınarı efsanesinin peşinde yüzyıllardır süren kanlı bir çekişmenin içindedir. Söylentilere göre bu ilahi pınar, yalnızca ölümsüz bir güç kaynağı değil; binlerce arzunun, hırsın ve tutkuların özüdür. Onu ele geçiren, kaderi bükebilecek kudrete sahip olacaktır. İşte bu yüzden, iki dünyanın sınırları defalarca aşılmış, barış ihtimali her seferinde kanla bastırılmıştır.
Özgür ruhlu, zeki ve hayata karşı şaşırtıcı bir uyum yeteneğine sahip olan Xiao Yao, kaderin acımasız bir cilvesiyle kendini On Bin İblis Vadisi’nde bulur. İnsan dünyasına ait bu genç kızın gelişi, dengeler üzerine kurulu iblis düzenini altüst eder. Korkusuzluğu ve arzulara mesafeli duruşu, iblislerin alışık olduğu zaafları paramparça eder.
Vadinin mutlak hâkimi olan Hong Ye, On Bin İblisin Kralı’dır. İblisler tarafından mutlak bir saygıyla anılan, insanlar tarafından ise bir efsane kadar korkulan bu varlık, vadiyi tehdit eden kaosu durdurmak için yeniden doğar. Sayısız savaş ve kayıptan geçmiş olan Hong Ye, dünyanın işleyişindeki zayıflıkları çoktan çözmüştür. Onun için Yade Şarap İlahi Pınarı, güçten çok daha fazlasını temsil eder: arzuların insanı ve iblisi nasıl çürüttüğünün somut bir yansımasıdır.
Xiao Yao ile geçirdiği zaman boyunca Hong Ye, alıştığı tüm kalıpların kırıldığını fark eder. Güç peşinde koşmayan, korkuyla yönlendirilmeyen ve arzularına teslim olmayan bu genç kızın saf ama sarsılmaz kalbi, onun binlerce yıldır unuttuğu bir gerçeği hatırlatır: Gücün karşısındaki en büyük tehdit, masumiyettir.
Kaderleri kesişen bu iki zıt varlık, kendilerini giderek derinleşen gizemlerin içinde bulur. Vadinin gölgelerinde pusuda bekleyen, kökeni belirsiz ve sırlarla örülü esrarengiz bir düşman, hem insanları hem de iblisleri yok oluşun eşiğine sürükler. Xiao Yao ve Hong Ye, arzuların zehirlediği bu dünyada, dengeyi yeniden kurabilecek tek ihtimal hâline gelirler.
Ancak soru şudur:
Arzulardan arınmış bir kalp, bin yıllık lanetleri gerçekten kırabilir mi?
İblis Kral’la savaşmak için başka bir dünyadan çağrılan kutsal baş rahip Rembrary, bir anda kendini modern dünyada, küçük ve mütevazı bir yatakhanede bulur. Üstelik artık Woo Yeon Woo adlı genç bir adamın bedenindedir. Daha da kötüsü, bu beden bir idol grubunun üyesine aittir.
Bir yandan sahne ışıkları altında şarkı söyleyip dans etmeyi öğrenmek zorunda kalan Rembrary, diğer yandan bu dünyada da peşini bırakmayan tuhaf tarikatlar, karanlık güçler ve şeytani varlıklarla mücadele etmek zorundadır. İnancı, kutsal gücü ve sağduyusu, idol dünyasının acımasız rekabeti ve absürtlüğüyle sürekli sınanır.
Grubun en sadık hayranlarından biri olan Kim Dal, kariyerinin beşinci yılında Yeon Woo’nun bir anda “ben aslında Rembrary’yim” demesiyle büyük bir şaşkınlık yaşar. Herkes bunun bir kriz ya da tuhaf bir rol olduğunu düşünürken, Kim Dal ona inanır. Hatta daha da ileri giderek, Rembrary’ye bu karmaşık dünyada yardımcı olabilmek için grubun menajeri olmayı kabul eder.
İnanç ile şöhretin, kutsal görev ile popüler kültürün çarpıştığı bu hikâye;
fantastik unsurlar,
idol dünyasının perde arkası,
ve beklenmedik bir dostluğun gücü etrafında şekillenen eğlenceli, sürükleyici ve özgün bir anlatı sunar.
Hikâye, 2125 yılında, insanlığın yıldızlara doğru attığı en cesur adımların ardından, gelecekte tam yüz yıl sonrasında geçmektedir. İnsanlar, Dünya’nın sınırlı kaynakları ve artan nüfus baskısı nedeniyle 40 yıl önce Mars’a göç etmeye başlamış, kızıl gezegen artık yalnızca bir keşif noktası değil, kalıcı bir yuva hâline gelmiştir.
Günümüzde Mars’ta yaklaşık 100.000 insan, Dünya merkezli GUA (Gezegenlerarası Uzay Ajansı) tarafından yönetilen dev kolonilerde yaşamaktadır. Bu koloniler; kubbelerle kaplı şehirler, yapay atmosfer sistemleri ve ileri biyoteknoloji sayesinde ayakta durmaktadır. Ancak her şey bu kadar kontrollü ve düzenli görünse de, Mars hâlâ insana ait olmayan bir gezegendir ve bilinmeyene karşı sessiz bir tehdit barındırmaktadır.
Bir gün, Mars’ın uzak ve daha önce keşfedilmemiş bir bölgesinde, kaynağı ve amacı bilinmeyen gizemli bir nesne ortaya çıkar. İlk başta sıradan bir jeolojik anomali sanılan bu oluşum, kısa sürede olağanüstü özellikler sergilemeye başlar:
– Fizik kurallarına uymayan enerji dalgalanmaları,
– İnsan zihniyle etkileşime giren tepkiler,
– Zaman ve mekân algısını bozan etkiler…
Bu nesnenin varlığı yalnızca Mars’taki kolonilerde paniğe yol açmakla kalmaz, Dünya’da da küresel bir alarma neden olur. GUA, nesneyi kontrol altına almak için acil protokoller başlatırken, bilim insanları onun dünya dışı bir zekâya mı ait olduğu, yoksa insanlığın hiç bilmediği bir doğa yasasının ürünü mü olduğu sorusuna cevap aramaya başlar.
Ancak çok geçmeden acı bir gerçek ortaya çıkar:
Bu nesne sadece keşfedilmeyi bekleyen bir kalıntı değildir.
İnsanlığın varlığını, evrendeki yerini ve geleceğini sorgulatan bir anahtar niteliği taşımaktadır.
Mars’taki kolonilerde yaşayan insanlar, artık sadece hayatta kalma mücadelesi vermekle kalmayacak; Dünya’daki insanlıkla birlikte tek bir kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. Nesne, iki gezegen arasındaki hassas dengeyi tehdit ederken, bazıları onu insanlığın evrimindeki bir sonraki adım olarak görür, bazıları ise mutlak bir yok oluşun habercisi olduğuna inanır.
Bu hikâye;
insanın bilinmeyene olan açgözlü merakı,
kontrol etme arzusu,
ve tanrısal güce dokunmanın bedeli üzerine kurulu,
Mars ile Dünya’yı birbirine bağlayan epik, felsefi ve gerilim dolu bir bilimkurgu anlatısıdır.
Ve artık tek bir soru vardır:
İnsanlık bu keşfe hazır mıdır, yoksa kendi sonunu mu uyandırmıştır?
Bilinmeyen bir virüs hızla şehirde yayılırken, bir zamanlar canlı ve kalabalık sokaklar artık ölüm sessizliğine bürünmüştür. İnsanlar birer birer acı içinde değişmeye başlar ve kısa sürede, şehir yaşayan ölülerle dolup taşar.
Kaosun ortasında kalan bir grup lise öğrencisi, dışarıdaki kabustan kaçmak için okullarına sığınır. Ancak duvarların ardında buldukları güvenlik hissi kısa sürer.
Yiyecekler tükenmektedir, iletişim kopmuştur, virüsün kaynağı bilinmemektedir…
Ve en kötüsü virüs içeri sızmış olabilir.
Artık tek hedefleri vardır:
Bulaşmadan, parçalanmadan, insan kalabilmek.
Zamanla dostluklar sınanır, korkular aklı esir alır ve sırlar ortaya çıkar.
Birlikte hayatta kalmaya çalışan bu gençler, sadece zombilerle değil, insanlığın en karanlık yüzüyle de yüzleşmek zorunda kalırlar.
Her saniye ölümün nefesini enselerinde hissettikleri bu okulda, kaçış artık sadece bir umut değil var olmanın son dersi haline gelir.
Tilki iblisi kadar zeki olmasıyla ün salan Tang Li Ci, sakin ve güven veren tavrının ardında buz gibi bir zihin taşır.
Soğukkanlılığıyla tanınır, ama göğsünde atan kalp karnına gömülü o lanetli organ ölümcül bir sır saklamaktadır.
Bir zamanlar öğrencisi olarak gördüğü kardeşi Liu Yan, kendi klanına ihanet edip kanlı bir katliam gerçekleştirdiğinde, Tang Li Ci bir kez daha Jianghu’nun karanlık labirentine çekilir.
Artık dostla düşman, hakikatle yalan birbirine karışmıştır.
Bu kaosun ortasında, gizemli manipülatör Gui Mu Dan (Hayalet Şakayık) perde arkasından ipleri elinde tutar.
Onun planı basittir: tüm dövüş sanatları topluluğunu birbirine düşürüp, Jianghu’yu kendi kontrolüne almak.
Ama en büyük tehdit, Yin Yang Ustası’nın ortaya çıkmasıyla belirir o, Tang Li Ci’nin “Cennet ve Dünya Bir Arada” bedenini ele geçirip ölümsüzlüğe ulaşmak istemektedir.
Tang Li Ci artık sadece düşmanlarıyla değil, kendi kaderiyle de savaşmak zorundadır.
Seçilmiş kurban olarak yazılan kaderine karşı gelmeli, hem bedeninin hem ruhunun zincirlerini kırmalıdır.
Fakat her zeka bir bedel öder ve bazen en büyük plan, insanın kendine karşı kurduğu tuzaktır.
Bunta, bir zamanlar sıradan bir maaşlı çalışandı. Her sabah aynı saatte trene biner, aynı kahveden alır, aynı masada otururdu. Ancak bir gün, o düzenli hayat aniden yıkıldı.
Şirketten kovuldu, ailesini kaybetti, birikimleri tükendi. Artık yalnızdı sokak lambalarının altında, internet kafelerin karanlık köşelerinde uyuyarak günlerini geçiriyordu.
Tam umudunu tamamen kaybettiği bir anda, gizemli bir e-posta aldı.
Gönderen: “Nonamare Corporation”
Konu: “Mülakat Daveti İnsanlığın Geleceği İçin.”
Ne olduğunu anlamadan mülakata katıldı.
Ve tuhaf bir şekilde, son aşamayı da geçti.
Artık Bunta, dünyayı kurtarmakla görevlendirilmiş “hafif bir esper”di yarı psişik güçlere sahip, ama tam olarak ne yapması gerektiğini bilmeyen bir “kahraman adayı.”
Şirketin sağladığı lojmanda, “yabancı” olduğunu iddia eden, garip bir şekilde duygusuz ama büyüleyici bir kadınla birlikte yaşamaya başladı.
Ancak işe başlamadan önce ona tek bir kural hatırlatıldı:
“İnsanlara aşık olma.”
Zaman geçtikçe Bunta, Nonamare’nin ardındaki gerçeği ve bu “kuralın” nedenini sorgulamaya başlar.
Görevleri ilerledikçe, karşısına çıkan olaylar insan duygularının en karanlık yönlerini yansıtır.
Kurtuluş için mücadele ederken, kendini bir kez daha en tehlikeli şeye yakalanmış halde bulur:
Aşka.
Hexu Altı Âlemi’nin en prestijli etkinliği olan Qingyun Konferansı’nda tüm gözler tek bir karşılaşmaya çevrilmişti. Yedi yıldır yenilmez olarak anılan, buz kadar soğuk bir savaş tanrıçası Ming Yi, tahtını korumaya hazırlanıyordu. Ancak o yıl, kader beklenmedik bir isimle meydan okudu: geçmişi bir mahkûmun zincirleriyle lekelenmiş Jixing Uçurumu savaşçısı Ji Bo Zai.
Kan ve çelikle örülü o arenada, Ji Bo Zai tüm tahminleri alt üst ederek Ming Yi’yi mağlup etti. O gece, utançla anılan bir mahkûm, Altı Âlem’in en parlak yıldızına dönüştü. Onun adı artık herkesin dilindeydi hayranlıkla, korkuyla, merakla…
Ancak yenilginin gölgesine çekilen Ming Yi, sessizce kendi planını kuruyordu. Gururu kırılmış, ama kalbinde sönmeyen bir ateş yanıyordu. Gerçek kimliğini gizleyerek, zarif bir dansçı kılığına büründü ve Ji Bo Zai’nin yanına, adım adım yaklaştı.
İkisi de sahte yüzlerin, gizli niyetlerin ve bastırılmış duyguların etrafında dönen tehlikeli bir oyuna adım attılar. Kılıçların sessizliğinde, sözlerin ardındaki imalarda ve dansın ritminde, birbirlerini alt etmeye mi çalışıyorlardı yoksa farkında olmadan birbirlerinin kalbine mi dokunuyorlardı?
İhanetle arzunun, intikamla tutkunun birbirine karıştığı bu hikâye, soğuk bir tanrıçayla, geçmişin zincirlerini kıran bir savaşçının kaderle olan ölümcül dansını anlatıyor.
Soğukkanlı, duygusuz ve toplumdan kopuk bir genç kadın olan Ga Yeong, hayatını büyükannesinin sıkı gözetimi altında sürdürmüştür. Büyükannesinin sert ama koruyucu disiplini sayesinde, Ga Yeong’un derinlerde gizlenen psikopatik eğilimleri bastırılmış, kontrol altında tutulmuştur.
Ancak kaderin garip bir cilvesi, onun önüne gizemli bir lamba çıkarır. Lambayı eline aldığında bin yıllık uykusundan uyanan büyülü bir varlıkla, Cin ile karşılaşır. Cin ona üç dileğini gerçekleştirebileceğini vaat eder fakat bu, Ga Yeong’un dünyasında sessizliğin sonu, kaosun başlangıcı olacaktır.
Modern dünyaya adım atan Cin’in yaramaz büyüsü, Ga Yeong’un düzenli ve katı hayatını altüst eder. Bir yanda Cin’in büyüleyici enerjisi ve oyunbaz cazibesi, diğer yanda Ga Yeong’un buz gibi kalbi… İkili arasında tuhaf bir çekim doğar. Ancak bu çekim, gerçeğin ortaya çıkmasıyla paramparça olur: Cin aslında bir iblistir, hatta bizzat Şeytan’ın ta kendisi. Onun amacı, insanlığın yozlaşmaya ne kadar açık olduğunu kanıtlamaktır.
Bu hikâye, klasik “lamba içindeki cin” masalını ters yüz eden karanlık ve büyüleyici bir yeniden anlatım. Ga Yeong’un soğuk ve disiplinli dünyası, Cin’in baştan çıkarıcı enerjisiyle çarpıştığında ortaya yalnızca bir aşk değil; aynı zamanda kader, arzu ve insanlığın en karanlık sınavlarını sorgulayan bir yolculuk çıkar.
Karanlık güçler, Kore Yarımadası’nı ele geçirmek için gölgelerden yükseliyor. İnsanlığın umudu ise birbirinden tamamen farklı ama kaderle bağlı kahramanlarda gizli.
Her biri 12 burçtan birinin ruhunu ve gücünü taşıyan bu savaşçılar, benzersiz yetenekleriyle bir araya gelir. Ejderhanın kudreti, Kaplanın cesareti, Balığın sezgisi, Terazinin adaleti… Onlar yalnızca birer kahraman değil; yıldızların seçilmiş temsilcileridir.
Ancak kötülük, sadece dışarıdan gelen ruhlarla sınırlı değildir. İçlerindeki çatışmalar, geçmişin sırları ve kaderin yükü onları parçalamakla tehdit eder. Yalnızca birlik olurlarsa Kore’yi koruyabilir ve karanlığa karşı zafer kazanabilirler.
Küçük bir kasaba… Birbiriyle sıkı bağlarla bağlı dostlar, aileler… Ve geçmişin gölgesinden gelen on iki gizemli mektup. 35 yıl boyunca saklı kalan bu mektuplar, yalnızca kaybolmuş bir aşkın değil, tüm kasabanın kaderini değiştirecektir.
Tang Yixuan için hayat, sevdiği kadının ansızın ortadan kaybolmasıyla altüst olur. Onun yokluğunu kabullenemeyen Yixuan, çok geçmeden başka bir zamandan gelen şifreli mesajlarla karşılaşır. Bu mesajlar, yalnızca sevdiği kadının akıbetini değil, zamanın ötesinde saklı kalan sırları da fısıldamaktadır.
Gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı Yixuan, iki farklı zaman çizgisinde ilerleyen karmaşık bir bilmecenin içine sürüklenir. On iki mektup, kayboluşun ardındaki gerçeği çözebilecek tek ipucudur. Ama her cevap, yeni soruları da beraberinde getirecektir…