Pei Qian, hayatta büyük idealleri olan biri değildir; tek istediği sakin bir yaşam ve maddi olarak asgari düzeyde güvende olmaktır. Ancak bir gün, kimliğini ve niyetini tam olarak açıklamayan gizemli bir “abi”den aldığı davetle hayatı tamamen değişir. Bu esrarengiz kişi, Pei Qian’a tuhaf bir teklif sunar: Bir şirket kuracak, fakat bu şirketin tek amacı zarar etmek olacaktır. Ne kadar çok para kaybederse, Pei Qian kişisel olarak o kadar büyük bir kazanç elde edecektir. Tek şart ise basittir ama acımasızdır: Şirket kesinlikle bilinçli şekilde başarılı olamaz.
Başta bunun kolay bir görev olduğunu düşünen Pei Qian, işe mantıksız projelere yatırım yaparak başlar. Kimsenin ilgisini çekmeyeceğini düşündüğü oyunlar, gereksiz pahalı ofisler, sektörle alakasız fikirler ve başarısız olacağına emin olduğu çalışanlar… Ancak işler beklediği gibi gitmez. Onun “batırmak” için aldığı her karar, çalışanlar tarafından vizyoner cesaret, sektör tarafından ise yenilikçi risk alma olarak yorumlanır.
Zarar edeceğini sandığı projeler büyük ilgi görür, anlamsız gibi duran yatırımlar trend olur. Pei Qian’ın çalışanlarına karşı kayıtsız ve mesafeli tavırları bile “çalışanların özgürlüğüne saygı duyan ideal patron” imajına dönüşür. Maaşları artırmasının tek nedeni paradan kurtulmakken, çalışanlar bunu “insan odaklı liderlik” olarak görür. O istemeden kurduğu bu sistem, şirket içinde sadakat, dış dünyada ise saygı uyandırır.
Zamanla Pei Qian, sektörün en çok konuşulan iş insanlarından biri hâline gelir. Rakip firmalar onun stratejilerini çözmeye çalışır, ekonomi dergileri hakkında uzun analizler yayınlar. Oysa Pei Qian her sabah aynı korkuyla uyanır: “Bu sefer kesin batacak, değil mi?” Ancak kader adeta onunla dalga geçercesine, şirketi her seferinde daha da büyütür.
Bu süreçte Pei Qian’ın iç dünyasında da bir çatışma başlar. Başlangıçta her şeyi sadece para için yapan bu sıradan adam, farkında olmadan insanların hayatlarını iyileştirdiğini, çalışanlarına umut verdiğini ve sektörde etik bir denge oluşturduğunu görür. “Zarar etmek” amacıyla çıktığı bu yolda, istemeden de olsa sorumluluk sahibi bir lidere dönüşür.
Pei Qian’ın hikâyesi; modern iş dünyasının absürtlüğünü, başarı kavramının göreceliliğini ve bazen en büyük kazancın, kaybetmeye çalışırken elde edildiğini ironik ve eğlenceli bir dille gözler önüne serer.
2051 yılında, insanlık Dünya’nın kaynaklarını tüketmenin eşiğine gelmişken, gözler Dünya’ya şaşırtıcı derecede benzeyen Star Y gezegenine çevrilmiştir. Atmosferi, biyolojik çeşitliliği ve ekosistemiyle umut vadeden bu yeni dünya, yalnızca bir koloni projesi değil; insanlığın geleceğini yeniden yazma ihtimali olarak görülür. Ancak Star Y, yüzeydeki benzerliğinin altında, çözülmeyi bekleyen karanlık ve karmaşık sırlar barındırmaktadır.
Bu gizemli yolculuğun merkezinde, genetik mühendisliği alanında eğitimini sürdüren Wu Nong Yu yer alır. İdealist, meraklı ve etik değerlere sıkı sıkıya bağlı olan Nong Yu, genetiğin insan kaderini iyileştirmek için kullanılabileceğine inanmaktadır. Onun için bilim, güç elde etme aracı değil; hataları telafi etmenin ve insanlığı kurtarmanın yoludur. Star Y görevine seçilmesi, kariyerinde bir dönüm noktası olduğu kadar, geçmişinden kaçmak için de bir fırsattır.
Aynı görevde yer alan Xie Xin Xu ise bambaşka bir dünyaya aittir. Soğuk, mesafeli ve içine kapanık bir dâhi olarak tanınan Xin Xu, genetik kodlar ve yapay evrim üzerine çığır açan çalışmalarıyla ün salmıştır. Ancak zekâsının ardında, bastırılmış duygularla örülü, kimseye açmadığı bir geçmiş yatar. Yıllar önce Wu Nong Yu ile aynı akademik çevrede bulunmuş, fakat yarım kalan bir bağ ve söylenmemiş sözler onları birbirinden uzaklaştırmıştır.
Star Y’de yolları yeniden kesiştiğinde, ikisi de bunun tesadüf olmadığını hisseder. Gezegenin biyolojik yapısı üzerinde yaptıkları araştırmalar, insan DNA’sıyla şaşırtıcı benzerlikler taşıyan yasaklı bir genetik diziyi ortaya çıkarır. Bu keşif, yalnızca bilimsel bir devrim değil; aynı zamanda ikisinin geçmişleriyle doğrudan bağlantılı bir gerçeğin kapısını aralar. Xin Xu’nun bu projedeki gerçek rolü ve Nong Yu’nun ailesine dair saklanan bilgiler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar.
Bilimsel iş birliği, zamanla duygusal bir yakınlığa dönüşür. Ancak bu bağ, umut kadar korku da taşımaktadır. Çünkü Star Y’nin sırrı çözüldükçe, aşkları insanlığın geleceğiyle çatışan bir noktaya sürüklenir. Wu Nong Yu ve Xie Xin Xu, genetik kaderi değiştirme gücüne sahipken şu soruyla yüzleşmek zorunda kalacaktır: Bilim her şeyi mümkün kılabilir mi, yoksa bazı sınırlar aşılmamalı mıdır?
Star Y’de filizlenen bu sıra dışı bağ, hem aşkın hem de insan olmanın anlamını yeniden tanımlayacaktır.
Eun Ho, halk efsanelerinde dokuz kuyruklu tilki olarak bilinen kadim bir gumihodur. Ancak onu diğer gumiholardan ayıran çok net bir fark vardır: İnsan olmayı asla arzulamaz. Çoğu gumihonun peşinden koştuğu ölümlülük, duygu yoğunluğu ya da “gerçek bir hayat” fikri Eun Ho’ya anlamsız gelir. O, değişmeyen yüzünün ve tükenmeyen gençliğinin sunduğu özgürlüğün tadını çıkarır. Zaman onun için bir tehdit değil, eğlenceli bir oyundur. Yüzyıllar boyunca şehirler değişmiş, insanlar doğmuş ve ölmüş, medeniyetler yükselip yıkılmıştır; Eun Ho ise her defasında aynı sakin gülümsemeyle izlemeyi tercih etmiştir.
İnsan dünyasının yalnızca en keyifli yanlarını seçer. Lüks, zevk, eğlence ve anlık hazlar… Bunlar onun için yeterlidir. İnsanlaşmayı hızlandırdığına inanılan erdemlerden bilinçli olarak uzak durur; iyilik yapmaz, fedakârlık göstermez, derin bağlar kurmaz. Bunun yerine küçük bencillikler, zararsız yalanlar ve ufak kötülükler biriktirir. Çünkü bilir ki kalbi ne kadar saflaşırsa, insan olmaya o kadar yaklaşacaktır — ve bu, onun kaçmak istediği son şeydir.
Ta ki beklenmedik bir karşılaşma her şeyi altüst edene kadar.
Kang Si Yeol, dünyanın tanıdığı bir futbol yıldızıdır. Avrupa’nın en prestijli kulüplerinden birinde forma giyen, rekorlar kıran, milyonların hayran olduğu bir forvettir. Sahadaki başarısı kadar dış görünüşü ve karizmasıyla da dikkat çeker. Kameralar onu sever, markalar peşinden koşar. Si Yeol bunu çok iyi bilir ve bundan fazlasıyla keyif alır. Kendine hayranlığı, yeteneğiyle doğru orantılıdır. Hayatı kusursuz bir düzen içinde ilerler: Şöhret, para, başarı ve kontrol.
Ancak bir gün, Eun Ho’nun yolu onunkiyle kesişir.
Bu karşılaşma, iki “insanüstü” varlığın çarpışması gibidir: biri ölümsüzlüğe sırtını yaslamış bir efsane, diğeri kendi kusursuzluğuna inanan bir insan tanrısı. Eun Ho, Si Yeol’u ilk gördüğünde onu yalnızca eğlenceli bir oyuncak olarak görür. Si Yeol ise Eun Ho’nun karşısında, ilk kez hayranlık duymayan bir çift gözle karşılaşır. Bu, onun dünyasında bir çatlak yaratır.
Zamanla, Eun Ho’nun kurduğu mesafe çözülmeye; Si Yeol’un sarsılmaz özgüveni sorgulanmaya başlar. Eun Ho, farkında olmadan erdemlerden kaçtığı hayatında ilk kez bir şeyi kaybetmekten korkar. Si Yeol ise hayatında ilk defa kendini merkeze koymayan birine bağlanır.
Ve ikisi de bilmeden aynı soruyla yüzleşir:
Gerçekten değişmek istemeyen biri, değişmek zorunda kalırsa ne olur?
Yanlışlıkla efsaneleşen bir hırsız, onu yakalamaya ant içmiş bir prens ve kaderin oyunuyla yer değiştiren iki ruh… Bu hikâye, Joseon döneminde geçen, romantik komedi ile tarihî dramı ustalıkla harmanlayan sıra dışı bir macerayı anlatır.
Hong Eun Jo, asil bir babanın ve köle bir annenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğu andan itibaren kimliğini saklamak zorunda kalan Eun Jo, ne tam anlamıyla bir soylu ne de sıradan bir halk üyesidir. Joseon’un katı sınıf sisteminde var olabilmenin tek yolu, görünmez olmaktır. Bu nedenle erkek kılığına girerek “Hong Gil Dong” adıyla yaşamaya başlar. Zamanla bu isim, halk arasında adaletin sembolü hâline gelir. Yozlaşmış memurların tahıl ambarlarını soyar, çaldıklarını yoksullara dağıtır ve ardında yalnızca söylentiler, efsaneler ve memurların çaresiz öfkesini bırakır. Onun için hırsızlık bir suç değil, halkı hayatta tutmanın tek yoludur.
Ancak bu efsane, sarayın dikkatini çeker. Prens Yi Yeol, doğuştan asil, etkileyici görünümü ve keskin zekâsıyla tanınan, Joseon ordusunun gurur kaynağıdır. Savaş meydanlarından çok gizemli vakaları çözmeye ilgi duyan Yi Yeol, Hong Gil Dong’un peşine düşer. Onu sıradan bir hırsız olarak değil, zekâsıyla sistemi sarsan bir figür olarak görür. Soruşturması derinleştikçe, yolu Hong Eun Jo ile kesişir. Kimliğinden habersiz olduğu bu genç “erkek” hırsız, onun ilgisini çeker; zekâsı, cesareti ve adalet duygusu Yi Yeol’un kalbinde beklenmedik bir kıvılcım yakar.
Bir gece yaşanan gizemli bir olay sonucu Eun Jo ve Yi Yeol’un ruhları yer değiştirir. Biri sarayın içinde, diğeri halkın arasında uyanır. Bu beklenmedik durum, yalnızca hayatta kalma mücadelesini değil, birbirlerini korumak zorunda oldukları tehlikeli bir oyunu da başlatır. Eun Jo, prensin bedeninde sarayın entrikalarıyla yüzleşirken; Yi Yeol, halkın sefaletini ve adaletsizliğin gerçek yüzünü ilk kez kendi gözleriyle görür.
Birbirlerini ele vermemek için iş birliği yapmak zorunda kalan bu iki zıt ruh, zamanla birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Yi Yeol, gücün yalnızca kılıçtan gelmediğini öğrenirken; Eun Jo, adaletin bazen sistemin içinden de sağlanabileceğini fark eder. Aşk, kaosun tam ortasında filizlenir.
Büyük Joseon ordusu Hong Gil Dong’un peşindeyken, gerçekte birbirlerini kurtarmaya çalışan iki ruh vardır. Bu hikâye, kimliklerin ötesinde bir aşkı, adaletin bedelini ve kaderin en beklenmedik oyunlarını anlatır.
Lee Han Yeong, yargıçlık mesleğine başladığı ilk günden itibaren adaletin yalnızca mahkeme salonlarında, kanunların açık hükümleriyle sağlanabileceğine inanan bir hukuk insanıydı. Güç, para ve siyasetle iç içe geçmiş bir yargı sisteminde bile hukukun kutsallığını korumaya çalışan nadir isimlerdendi. Üstlerinin telkinlerini, örtülü tehditlerini ve “dosyayı kapat” uyarılarını görmezden gelerek yalnızca delillere ve vicdanına kulak verdi. Bu tavrı, onu yargı dünyasında bir “aykırı” haline getirdi; kimileri için bir kahraman, kimileri için ise ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
Kariyerinin zirvesindeyken, ülkenin en büyük konglomeratlarından birinin başkanını yargıladığı dava, kaderini mühürledi. Söz konusu başkan; cinayet, rüşvet, delil karartma ve sayısız yasa dışı faaliyetin merkezindeydi. Siyasi baskılar, medya manipülasyonu ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara rağmen Lee Han Yeong geri adım atmadı ve tarihe geçecek bir kararla sanığı ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Ancak bu cesur kararın bedeli ağır oldu. Kısa süre sonra, şüpheli bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Resmî kayıtlara göre bu bir “talihsiz olaydı”, fakat gerçekte herkes bunun bir infaz olduğunu biliyordu.
Ölümünden sonra akıllara tek bir soru takıldı: Lee Han Yeong’u bu kadar korkusuz yapan neydi? Cevap, çocukluğuna uzanıyordu. Henüz küçük bir çocukken, tesadüfen duyduğu ve yıllar boyunca hafızasından silinmeyen karanlık bir konuşma… O konuşma, bugün yargıladığı konglomerat ailesinin işlediği ilk büyük suça dairdi. O günden sonra adalet, onun için yalnızca bir meslek değil, bir kader haline gelmişti.
Lee Han Yeong’a beklenmedik bir şekilde ikinci bir hayat şansı verilir. Tüm anılarını, acılarını ve bilgilerini koruyarak yeniden hayata döner. Bu kez amacı nettir: Aynı hataları yapmadan, sistemin karanlık boşluklarını kullanarak gerçek adaleti sağlamak. Dünya, yozlaşmış hukuk düzeninin içinde, yalnızca adaleti tanıyan bu adamın varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Bu yolculukta onunla kesişen isimlerden biri Savcı Kim Jin A’dır. Babasını yıllar önce aynı konglomerat başkanının yol açtığı bir olayda kaybetmiş olan Jin A, adaleti kişisel bir intikam meselesi hâline getirmiştir. Soğukkanlılığı, zekâsı ve kararlılığıyla tanınan bu savcı, Lee Han Yeong’un ardında bıraktığı mirası fark eder. İkisi, farklı yöntemlere sahip olsalar da aynı hedefte birleşirler: Güçlülerin dokunulmazlığını yıkmak ve adaleti gerçekten yerine getirmek.
Ancak bu kez düşmanlar daha güçlü, oyunlar daha tehlikelidir. Ve Lee Han Yeong, ikinci hayatında bir kez daha bedel ödemek zorunda kalabileceğini çok iyi bilmektedir.
İnsan ırkı ile iblis ırkı, Yade Şarap İlahi Pınarı efsanesinin peşinde yüzyıllardır süren kanlı bir çekişmenin içindedir. Söylentilere göre bu ilahi pınar, yalnızca ölümsüz bir güç kaynağı değil; binlerce arzunun, hırsın ve tutkuların özüdür. Onu ele geçiren, kaderi bükebilecek kudrete sahip olacaktır. İşte bu yüzden, iki dünyanın sınırları defalarca aşılmış, barış ihtimali her seferinde kanla bastırılmıştır.
Özgür ruhlu, zeki ve hayata karşı şaşırtıcı bir uyum yeteneğine sahip olan Xiao Yao, kaderin acımasız bir cilvesiyle kendini On Bin İblis Vadisi’nde bulur. İnsan dünyasına ait bu genç kızın gelişi, dengeler üzerine kurulu iblis düzenini altüst eder. Korkusuzluğu ve arzulara mesafeli duruşu, iblislerin alışık olduğu zaafları paramparça eder.
Vadinin mutlak hâkimi olan Hong Ye, On Bin İblisin Kralı’dır. İblisler tarafından mutlak bir saygıyla anılan, insanlar tarafından ise bir efsane kadar korkulan bu varlık, vadiyi tehdit eden kaosu durdurmak için yeniden doğar. Sayısız savaş ve kayıptan geçmiş olan Hong Ye, dünyanın işleyişindeki zayıflıkları çoktan çözmüştür. Onun için Yade Şarap İlahi Pınarı, güçten çok daha fazlasını temsil eder: arzuların insanı ve iblisi nasıl çürüttüğünün somut bir yansımasıdır.
Xiao Yao ile geçirdiği zaman boyunca Hong Ye, alıştığı tüm kalıpların kırıldığını fark eder. Güç peşinde koşmayan, korkuyla yönlendirilmeyen ve arzularına teslim olmayan bu genç kızın saf ama sarsılmaz kalbi, onun binlerce yıldır unuttuğu bir gerçeği hatırlatır: Gücün karşısındaki en büyük tehdit, masumiyettir.
Kaderleri kesişen bu iki zıt varlık, kendilerini giderek derinleşen gizemlerin içinde bulur. Vadinin gölgelerinde pusuda bekleyen, kökeni belirsiz ve sırlarla örülü esrarengiz bir düşman, hem insanları hem de iblisleri yok oluşun eşiğine sürükler. Xiao Yao ve Hong Ye, arzuların zehirlediği bu dünyada, dengeyi yeniden kurabilecek tek ihtimal hâline gelirler.
Ancak soru şudur:
Arzulardan arınmış bir kalp, bin yıllık lanetleri gerçekten kırabilir mi?
İblis Kral’la savaşmak için başka bir dünyadan çağrılan kutsal baş rahip Rembrary, bir anda kendini modern dünyada, küçük ve mütevazı bir yatakhanede bulur. Üstelik artık Woo Yeon Woo adlı genç bir adamın bedenindedir. Daha da kötüsü, bu beden bir idol grubunun üyesine aittir.
Bir yandan sahne ışıkları altında şarkı söyleyip dans etmeyi öğrenmek zorunda kalan Rembrary, diğer yandan bu dünyada da peşini bırakmayan tuhaf tarikatlar, karanlık güçler ve şeytani varlıklarla mücadele etmek zorundadır. İnancı, kutsal gücü ve sağduyusu, idol dünyasının acımasız rekabeti ve absürtlüğüyle sürekli sınanır.
Grubun en sadık hayranlarından biri olan Kim Dal, kariyerinin beşinci yılında Yeon Woo’nun bir anda “ben aslında Rembrary’yim” demesiyle büyük bir şaşkınlık yaşar. Herkes bunun bir kriz ya da tuhaf bir rol olduğunu düşünürken, Kim Dal ona inanır. Hatta daha da ileri giderek, Rembrary’ye bu karmaşık dünyada yardımcı olabilmek için grubun menajeri olmayı kabul eder.
İnanç ile şöhretin, kutsal görev ile popüler kültürün çarpıştığı bu hikâye;
fantastik unsurlar,
idol dünyasının perde arkası,
ve beklenmedik bir dostluğun gücü etrafında şekillenen eğlenceli, sürükleyici ve özgün bir anlatı sunar.
Hikâye, 2125 yılında, insanlığın yıldızlara doğru attığı en cesur adımların ardından, gelecekte tam yüz yıl sonrasında geçmektedir. İnsanlar, Dünya’nın sınırlı kaynakları ve artan nüfus baskısı nedeniyle 40 yıl önce Mars’a göç etmeye başlamış, kızıl gezegen artık yalnızca bir keşif noktası değil, kalıcı bir yuva hâline gelmiştir.
Günümüzde Mars’ta yaklaşık 100.000 insan, Dünya merkezli GUA (Gezegenlerarası Uzay Ajansı) tarafından yönetilen dev kolonilerde yaşamaktadır. Bu koloniler; kubbelerle kaplı şehirler, yapay atmosfer sistemleri ve ileri biyoteknoloji sayesinde ayakta durmaktadır. Ancak her şey bu kadar kontrollü ve düzenli görünse de, Mars hâlâ insana ait olmayan bir gezegendir ve bilinmeyene karşı sessiz bir tehdit barındırmaktadır.
Bir gün, Mars’ın uzak ve daha önce keşfedilmemiş bir bölgesinde, kaynağı ve amacı bilinmeyen gizemli bir nesne ortaya çıkar. İlk başta sıradan bir jeolojik anomali sanılan bu oluşum, kısa sürede olağanüstü özellikler sergilemeye başlar:
– Fizik kurallarına uymayan enerji dalgalanmaları,
– İnsan zihniyle etkileşime giren tepkiler,
– Zaman ve mekân algısını bozan etkiler…
Bu nesnenin varlığı yalnızca Mars’taki kolonilerde paniğe yol açmakla kalmaz, Dünya’da da küresel bir alarma neden olur. GUA, nesneyi kontrol altına almak için acil protokoller başlatırken, bilim insanları onun dünya dışı bir zekâya mı ait olduğu, yoksa insanlığın hiç bilmediği bir doğa yasasının ürünü mü olduğu sorusuna cevap aramaya başlar.
Ancak çok geçmeden acı bir gerçek ortaya çıkar:
Bu nesne sadece keşfedilmeyi bekleyen bir kalıntı değildir.
İnsanlığın varlığını, evrendeki yerini ve geleceğini sorgulatan bir anahtar niteliği taşımaktadır.
Mars’taki kolonilerde yaşayan insanlar, artık sadece hayatta kalma mücadelesi vermekle kalmayacak; Dünya’daki insanlıkla birlikte tek bir kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. Nesne, iki gezegen arasındaki hassas dengeyi tehdit ederken, bazıları onu insanlığın evrimindeki bir sonraki adım olarak görür, bazıları ise mutlak bir yok oluşun habercisi olduğuna inanır.
Bu hikâye;
insanın bilinmeyene olan açgözlü merakı,
kontrol etme arzusu,
ve tanrısal güce dokunmanın bedeli üzerine kurulu,
Mars ile Dünya’yı birbirine bağlayan epik, felsefi ve gerilim dolu bir bilimkurgu anlatısıdır.
Ve artık tek bir soru vardır:
İnsanlık bu keşfe hazır mıdır, yoksa kendi sonunu mu uyandırmıştır?
Bilinmeyen bir virüs hızla şehirde yayılırken, bir zamanlar canlı ve kalabalık sokaklar artık ölüm sessizliğine bürünmüştür. İnsanlar birer birer acı içinde değişmeye başlar ve kısa sürede, şehir yaşayan ölülerle dolup taşar.
Kaosun ortasında kalan bir grup lise öğrencisi, dışarıdaki kabustan kaçmak için okullarına sığınır. Ancak duvarların ardında buldukları güvenlik hissi kısa sürer.
Yiyecekler tükenmektedir, iletişim kopmuştur, virüsün kaynağı bilinmemektedir…
Ve en kötüsü virüs içeri sızmış olabilir.
Artık tek hedefleri vardır:
Bulaşmadan, parçalanmadan, insan kalabilmek.
Zamanla dostluklar sınanır, korkular aklı esir alır ve sırlar ortaya çıkar.
Birlikte hayatta kalmaya çalışan bu gençler, sadece zombilerle değil, insanlığın en karanlık yüzüyle de yüzleşmek zorunda kalırlar.
Her saniye ölümün nefesini enselerinde hissettikleri bu okulda, kaçış artık sadece bir umut değil var olmanın son dersi haline gelir.
Tilki iblisi kadar zeki olmasıyla ün salan Tang Li Ci, sakin ve güven veren tavrının ardında buz gibi bir zihin taşır.
Soğukkanlılığıyla tanınır, ama göğsünde atan kalp karnına gömülü o lanetli organ ölümcül bir sır saklamaktadır.
Bir zamanlar öğrencisi olarak gördüğü kardeşi Liu Yan, kendi klanına ihanet edip kanlı bir katliam gerçekleştirdiğinde, Tang Li Ci bir kez daha Jianghu’nun karanlık labirentine çekilir.
Artık dostla düşman, hakikatle yalan birbirine karışmıştır.
Bu kaosun ortasında, gizemli manipülatör Gui Mu Dan (Hayalet Şakayık) perde arkasından ipleri elinde tutar.
Onun planı basittir: tüm dövüş sanatları topluluğunu birbirine düşürüp, Jianghu’yu kendi kontrolüne almak.
Ama en büyük tehdit, Yin Yang Ustası’nın ortaya çıkmasıyla belirir o, Tang Li Ci’nin “Cennet ve Dünya Bir Arada” bedenini ele geçirip ölümsüzlüğe ulaşmak istemektedir.
Tang Li Ci artık sadece düşmanlarıyla değil, kendi kaderiyle de savaşmak zorundadır.
Seçilmiş kurban olarak yazılan kaderine karşı gelmeli, hem bedeninin hem ruhunun zincirlerini kırmalıdır.
Fakat her zeka bir bedel öder ve bazen en büyük plan, insanın kendine karşı kurduğu tuzaktır.