Keşfet
Sıradaki dizini bul.
Türe, yıla ve ülkeye göre süz; beğendiğin sırada listele.
Filtreler:
Güney Kore
No Tail to Tell
Eun Ho, halk efsanelerinde dokuz kuyruklu tilki olarak bilinen kadim bir gumihodur. Ancak onu diğer gumiholardan ayıran çok net bir fark vardır: İnsan olmayı asla arzulamaz. Çoğu gumihonun peşinden koştuğu ölümlülük, duygu yoğunluğu ya da “gerçek bir hayat” fikri Eun Ho’ya anlamsız gelir. O, değişmeyen yüzünün ve tükenmeyen gençliğinin sunduğu özgürlüğün tadını çıkarır. Zaman onun için bir tehdit değil, eğlenceli bir oyundur. Yüzyıllar boyunca şehirler değişmiş, insanlar doğmuş ve ölmüş, medeniyetler yükselip yıkılmıştır; Eun Ho ise her defasında aynı sakin gülümsemeyle izlemeyi tercih etmiştir.
İnsan dünyasının yalnızca en keyifli yanlarını seçer. Lüks, zevk, eğlence ve anlık hazlar… Bunlar onun için yeterlidir. İnsanlaşmayı hızlandırdığına inanılan erdemlerden bilinçli olarak uzak durur; iyilik yapmaz, fedakârlık göstermez, derin bağlar kurmaz. Bunun yerine küçük bencillikler, zararsız yalanlar ve ufak kötülükler biriktirir. Çünkü bilir ki kalbi ne kadar saflaşırsa, insan olmaya o kadar yaklaşacaktır — ve bu, onun kaçmak istediği son şeydir.
Ta ki beklenmedik bir karşılaşma her şeyi altüst edene kadar.
Kang Si Yeol, dünyanın tanıdığı bir futbol yıldızıdır. Avrupa’nın en prestijli kulüplerinden birinde forma giyen, rekorlar kıran, milyonların hayran olduğu bir forvettir. Sahadaki başarısı kadar dış görünüşü ve karizmasıyla da dikkat çeker. Kameralar onu sever, markalar peşinden koşar. Si Yeol bunu çok iyi bilir ve bundan fazlasıyla keyif alır. Kendine hayranlığı, yeteneğiyle doğru orantılıdır. Hayatı kusursuz bir düzen içinde ilerler: Şöhret, para, başarı ve kontrol.
Ancak bir gün, Eun Ho’nun yolu onunkiyle kesişir.
Bu karşılaşma, iki “insanüstü” varlığın çarpışması gibidir: biri ölümsüzlüğe sırtını yaslamış bir efsane, diğeri kendi kusursuzluğuna inanan bir insan tanrısı. Eun Ho, Si Yeol’u ilk gördüğünde onu yalnızca eğlenceli bir oyuncak olarak görür. Si Yeol ise Eun Ho’nun karşısında, ilk kez hayranlık duymayan bir çift gözle karşılaşır. Bu, onun dünyasında bir çatlak yaratır.
Zamanla, Eun Ho’nun kurduğu mesafe çözülmeye; Si Yeol’un sarsılmaz özgüveni sorgulanmaya başlar. Eun Ho, farkında olmadan erdemlerden kaçtığı hayatında ilk kez bir şeyi kaybetmekten korkar. Si Yeol ise hayatında ilk defa kendini merkeze koymayan birine bağlanır.
Ve ikisi de bilmeden aynı soruyla yüzleşir:
Gerçekten değişmek istemeyen biri, değişmek zorunda kalırsa ne olur?
Spring Fever
Hikâye, hayatının en kırılgan dönemlerinden birinden geçen Yun Bom’u merkezine alır. Seul’de sevilen, öğrencileri tarafından takdir edilen ve mesleğinde başarılı bir öğretmen olmasına rağmen, özel hayatında yaşadığı derin bir hayal kırıklığı onu içten içe tüketmiştir. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış duygular ve ardında bırakamadığı anılar, Yun Bom’u duygusal olarak yorgun ve mesafeli bir insana dönüştürür. Bu yükle daha fazla baş edemeyeceğini fark ettiğinde, kendisi için radikal bir karar alır: Her şeyi geride bırakıp Sinsu adlı küçük ve sakin bir kasabaya değişim öğretmeni olarak taşınmak.
Sinsu, Seul’ün gürültüsünden ve hızından çok uzakta, insanların birbirini yakından tanıdığı, dedikoduların hızla yayıldığı ama aynı zamanda sıcaklık barındıran bir kasabadır. Yun Bom burada Sinsu Lisesi’nde öğretmenliğe başlar. İlk günlerinden itibaren kasaba halkının ilgisini çeker; zarif tavırları, şehirli duruşu ve mesafeli gülümsemesiyle herkesin merak ettiği bir figür hâline gelir. Ancak Yun Bom’un iç dünyası hâlâ savunma hâlindedir. Kimseye kolay kolay yaklaşmaz, duygularını saklamayı tercih eder ve geçmişinin izlerini sessizce taşır.
Her şey, Seon Jae Gyu ile tanışmasıyla değişmeye başlar. Kasabada “çılgın” olarak anılan Jae Gyu, beklenmedik çıkışları, korkusuz tavırları ve arka sokak kabadayılarını andıran sert görüntüsüyle dikkat çeker. Aynı zamanda JK Power Energy’nin CEO’su, Sinsu Lisesi öğrencisi Seon Han Gyeol’un amcasıdır. Dışarıdan bakıldığında kaba, mesafesiz ve tehlikeli biri gibi görünse de, Jae Gyu’nun ardında şaşırtıcı bir incelik vardır. İnsanlara karşı sarsılmaz bir sadakat, koruyucu bir içgüdü ve derin bir düşüncelilik taşır.
Yun Bom, Jae Gyu’nun bu çelişkili doğasına önce temkinle yaklaşır. Ancak onun samimiyeti, dürüstlüğü ve Yun Bom’un kırılganlığını fark eden sessiz ilgisi, zamanla Yun Bom’un duvarlarını çatlatmaya başlar. Seul’de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlar: Güvende hissetmeyi. Jae Gyu’nun yanında ilk kez rahatça nefes alır, kalbini savunmak zorunda kalmadan gülümser.
Sinsu’nun küçük sokaklarında, lise koridorlarında ve sessiz akşamlarında, iki yaralı ruh yavaş yavaş birbirine yaklaşır. Yun Bom için bu kasaba yalnızca yeni bir iş değil; iyileşmenin, affetmenin ve yeniden sevmenin başladığı bir yerdir. Seon Jae Gyu ise Yun Bom sayesinde, sert kabuğunun altında sakladığı duygulara ilk kez cesurca dokunur.
To My Beloved Thief
Yanlışlıkla efsaneleşen bir hırsız, onu yakalamaya ant içmiş bir prens ve kaderin oyunuyla yer değiştiren iki ruh… Bu hikâye, Joseon döneminde geçen, romantik komedi ile tarihî dramı ustalıkla harmanlayan sıra dışı bir macerayı anlatır.
Hong Eun Jo, asil bir babanın ve köle bir annenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğu andan itibaren kimliğini saklamak zorunda kalan Eun Jo, ne tam anlamıyla bir soylu ne de sıradan bir halk üyesidir. Joseon’un katı sınıf sisteminde var olabilmenin tek yolu, görünmez olmaktır. Bu nedenle erkek kılığına girerek “Hong Gil Dong” adıyla yaşamaya başlar. Zamanla bu isim, halk arasında adaletin sembolü hâline gelir. Yozlaşmış memurların tahıl ambarlarını soyar, çaldıklarını yoksullara dağıtır ve ardında yalnızca söylentiler, efsaneler ve memurların çaresiz öfkesini bırakır. Onun için hırsızlık bir suç değil, halkı hayatta tutmanın tek yoludur.
Ancak bu efsane, sarayın dikkatini çeker. Prens Yi Yeol, doğuştan asil, etkileyici görünümü ve keskin zekâsıyla tanınan, Joseon ordusunun gurur kaynağıdır. Savaş meydanlarından çok gizemli vakaları çözmeye ilgi duyan Yi Yeol, Hong Gil Dong’un peşine düşer. Onu sıradan bir hırsız olarak değil, zekâsıyla sistemi sarsan bir figür olarak görür. Soruşturması derinleştikçe, yolu Hong Eun Jo ile kesişir. Kimliğinden habersiz olduğu bu genç “erkek” hırsız, onun ilgisini çeker; zekâsı, cesareti ve adalet duygusu Yi Yeol’un kalbinde beklenmedik bir kıvılcım yakar.
Bir gece yaşanan gizemli bir olay sonucu Eun Jo ve Yi Yeol’un ruhları yer değiştirir. Biri sarayın içinde, diğeri halkın arasında uyanır. Bu beklenmedik durum, yalnızca hayatta kalma mücadelesini değil, birbirlerini korumak zorunda oldukları tehlikeli bir oyunu da başlatır. Eun Jo, prensin bedeninde sarayın entrikalarıyla yüzleşirken; Yi Yeol, halkın sefaletini ve adaletsizliğin gerçek yüzünü ilk kez kendi gözleriyle görür.
Birbirlerini ele vermemek için iş birliği yapmak zorunda kalan bu iki zıt ruh, zamanla birbirlerinin yaralarını sarmaya başlar. Yi Yeol, gücün yalnızca kılıçtan gelmediğini öğrenirken; Eun Jo, adaletin bazen sistemin içinden de sağlanabileceğini fark eder. Aşk, kaosun tam ortasında filizlenir.
Büyük Joseon ordusu Hong Gil Dong’un peşindeyken, gerçekte birbirlerini kurtarmaya çalışan iki ruh vardır. Bu hikâye, kimliklerin ötesinde bir aşkı, adaletin bedelini ve kaderin en beklenmedik oyunlarını anlatır.
The Judge Returns
Lee Han Yeong, yargıçlık mesleğine başladığı ilk günden itibaren adaletin yalnızca mahkeme salonlarında, kanunların açık hükümleriyle sağlanabileceğine inanan bir hukuk insanıydı. Güç, para ve siyasetle iç içe geçmiş bir yargı sisteminde bile hukukun kutsallığını korumaya çalışan nadir isimlerdendi. Üstlerinin telkinlerini, örtülü tehditlerini ve “dosyayı kapat” uyarılarını görmezden gelerek yalnızca delillere ve vicdanına kulak verdi. Bu tavrı, onu yargı dünyasında bir “aykırı” haline getirdi; kimileri için bir kahraman, kimileri için ise ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
Kariyerinin zirvesindeyken, ülkenin en büyük konglomeratlarından birinin başkanını yargıladığı dava, kaderini mühürledi. Söz konusu başkan; cinayet, rüşvet, delil karartma ve sayısız yasa dışı faaliyetin merkezindeydi. Siyasi baskılar, medya manipülasyonu ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara rağmen Lee Han Yeong geri adım atmadı ve tarihe geçecek bir kararla sanığı ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Ancak bu cesur kararın bedeli ağır oldu. Kısa süre sonra, şüpheli bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Resmî kayıtlara göre bu bir “talihsiz olaydı”, fakat gerçekte herkes bunun bir infaz olduğunu biliyordu.
Ölümünden sonra akıllara tek bir soru takıldı: Lee Han Yeong’u bu kadar korkusuz yapan neydi? Cevap, çocukluğuna uzanıyordu. Henüz küçük bir çocukken, tesadüfen duyduğu ve yıllar boyunca hafızasından silinmeyen karanlık bir konuşma… O konuşma, bugün yargıladığı konglomerat ailesinin işlediği ilk büyük suça dairdi. O günden sonra adalet, onun için yalnızca bir meslek değil, bir kader haline gelmişti.
Lee Han Yeong’a beklenmedik bir şekilde ikinci bir hayat şansı verilir. Tüm anılarını, acılarını ve bilgilerini koruyarak yeniden hayata döner. Bu kez amacı nettir: Aynı hataları yapmadan, sistemin karanlık boşluklarını kullanarak gerçek adaleti sağlamak. Dünya, yozlaşmış hukuk düzeninin içinde, yalnızca adaleti tanıyan bu adamın varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Bu yolculukta onunla kesişen isimlerden biri Savcı Kim Jin A’dır. Babasını yıllar önce aynı konglomerat başkanının yol açtığı bir olayda kaybetmiş olan Jin A, adaleti kişisel bir intikam meselesi hâline getirmiştir. Soğukkanlılığı, zekâsı ve kararlılığıyla tanınan bu savcı, Lee Han Yeong’un ardında bıraktığı mirası fark eder. İkisi, farklı yöntemlere sahip olsalar da aynı hedefte birleşirler: Güçlülerin dokunulmazlığını yıkmak ve adaleti gerçekten yerine getirmek.
Ancak bu kez düşmanlar daha güçlü, oyunlar daha tehlikelidir. Ve Lee Han Yeong, ikinci hayatında bir kez daha bedel ödemek zorunda kalabileceğini çok iyi bilmektedir.
Idol I
İblis Kral’la savaşmak için başka bir dünyadan çağrılan kutsal baş rahip Rembrary, bir anda kendini modern dünyada, küçük ve mütevazı bir yatakhanede bulur. Üstelik artık Woo Yeon Woo adlı genç bir adamın bedenindedir. Daha da kötüsü, bu beden bir idol grubunun üyesine aittir.
Bir yandan sahne ışıkları altında şarkı söyleyip dans etmeyi öğrenmek zorunda kalan Rembrary, diğer yandan bu dünyada da peşini bırakmayan tuhaf tarikatlar, karanlık güçler ve şeytani varlıklarla mücadele etmek zorundadır. İnancı, kutsal gücü ve sağduyusu, idol dünyasının acımasız rekabeti ve absürtlüğüyle sürekli sınanır.
Grubun en sadık hayranlarından biri olan Kim Dal, kariyerinin beşinci yılında Yeon Woo’nun bir anda “ben aslında Rembrary’yim” demesiyle büyük bir şaşkınlık yaşar. Herkes bunun bir kriz ya da tuhaf bir rol olduğunu düşünürken, Kim Dal ona inanır. Hatta daha da ileri giderek, Rembrary’ye bu karmaşık dünyada yardımcı olabilmek için grubun menajeri olmayı kabul eder.
İnanç ile şöhretin, kutsal görev ile popüler kültürün çarpıştığı bu hikâye;
fantastik unsurlar,
idol dünyasının perde arkası,
ve beklenmedik bir dostluğun gücü etrafında şekillenen eğlenceli, sürükleyici ve özgün bir anlatı sunar.
Made in Korea
Hikâye, 1970’lerin çalkantılı ve sert atmosferinde, gücün parayla, adaletin ise kanla sınandığı bir dönemde geçer. Ülke hızla değişirken, perde arkasında yükselen çıkar savaşları ve yozlaşma, toplumun her katmanına sızmaktadır.
Baek Gi Tae, servet ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hedeflerine ulaşmak için hiçbir sınırı tanımayan tehlikeli bir adamdır. Para, nüfuz ve bağlantılar onun için yalnızca araçtır; asıl istediği şey mutlak kontroldür. Gölge anlaşmalar, kirli pazarlıklar ve sessiz infazlar onun dünyasının olağan parçalarıdır.
Karşısında ise, içgüdüleriyle hareket eden, korkuyu tanımayan ve adaleti sağlamak uğruna kendini tüketmekten çekinmeyen bir savcı vardır: Jang Gun Yeong. Onu diğerlerinden ayıran şey, sistemin çürümüşlüğünü kabullenmemesi ve gerektiğinde yasaların sınırında değil, tam içinde savaşmayı seçmesidir. Avcı gibi iz sürer, sabırlıdır ve hedefini asla bırakmaz.
İkili, ülkeyi sarsacak büyük ve karanlık bir olayın merkezinde karşı karşıya geldiğinde, bu çatışma artık yalnızca iki adam arasındaki bir hesaplaşma olmaktan çıkar. Jang Gun Yeong, Baek Gi Tae’yi durdurmak için hem mesleki kariyerini hem de hayatını riske atar; çünkü bu savaşta geri adım atmak, her şeyin daha da çürümesine göz yummak demektir.
Bu tehlikeli oyunda yalnız değillerdir.
– Choi Yu Ji, perde arkasında ipleri tutan, politik ve ekonomik çıkarları ustaca yönlendiren bir lobicidir.
– O Ye Jin, gerçeğin peşinden gitmekten vazgeçmeyen, belgeler ve tanıklar arasında kaybolmuş bir araştırmacıdır.
– Bae Geum Ji, olayların tam ortasında kalan ve tarafsız kalmanın bedelini ağır ödeyen bir figürdür.
– Cheon Seok Jeong, devlet mekanizmasının derinliklerinde yer alan başkatip olarak, sırların anahtarını elinde tutmaktadır.
Bu hikâye;
gücün yozlaştırıcı doğasını,
adaletin ne pahasına savunulması gerektiğini,
ve 1970’lerin karanlığında insanın gerçek yüzünü gözler önüne seren, sert, gerilim dolu ve karakter odaklı bir dönem anlatısıdır.
Ve sonunda şu soru kalır:
Gerçekten kazanan kim olacaktır gücü elinde tutan mı, yoksa kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan mı?
Love Me
Seo Jun Gyeong, bekâr ve başarılı bir kadın doğum uzmanıdır. Mesleğinde saygı gören, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayata sahip, çekici ve kendinden emin bir kadındır. Ancak bu mükemmel görüntünün ardında, kimseyle paylaşamadığı derin bir yalnızlık gizlidir.
Yedi yıl önce yaşanan ve ailesinin dağılmasına neden olan bir kazanın ardından, Jun Gyeong her şeyi geride bırakıp ailesinden kaçmıştır. Bu olay, onun kalbine gömdüğü ve itiraf etmekten korktuğu en büyük sırrıdır. Gerçeğin ortaya çıkmasından duyduğu korku, onu daha sert, daha mesafeli ve daha güçlü görünmeye zorlar. Ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar kalabalıkların içinde yer alırsa alsın, içindeki boşluk hiç dolmaz.
Tam da bu yalnızlığın en derin noktasında, Jun Gyeong’un karşısına bir adam çıkar.
Bu adam, onun geçmişini değil belki ama yalnızlığını gerçekten görebilen tek kişidir. Kimsenin fark etmediği kırılganlığını, bastırdığı acılarını ve kaçtığı gerçeği hisseder.
Bu karşılaşma, Jun Gyeong’u kaçtığı duygularla yüzleşmeye zorlar.
Güçlü kalmak mı, yoksa sonunda dürüst olmak mı?
Geçmişten saklanmak mı, yoksa biri tarafından gerçekten görülmeyi kabul etmek mi?
Seo Jun Gyeong için bu, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; kendini affetme, geçmişle yüzleşme ve yeniden ait olabilme mücadelesidir.
Love Track
Her biri kendine has bir ruh, anlatım dili ve duygusal tonu olan 10 ayrı aşk hikâyesi…
Bu romantizm antolojisinde her bölüm, başlangıcı ve sonu olan bağımsız bir hikâyeye odaklanıyor.
Kimi aşk ilk bakışta doğuyor,
kimi yılların suskunluğundan filizleniyor.
Bazısı tesadüflerle şekillenirken,
bazısı kaderin inatçı bir oyunu oluyor.
Farklı zamanlar, farklı mekânlar, farklı insanlar…
Ama hepsinin ortak noktası aynı:
kalbe dokunan duygular, unutulmaz karşılaşmalar ve içten bir romantizm.
Her bölümde yeni bir dünyaya adım atacak,
her hikâyede aşkın başka bir yüzüyle tanışacaksınız.
Villains
“Süper banknotlar” neredeyse ayırt edilemeyecek kusursuzlukta basılmış, olağanüstü kalitede sahte paralar yeraltı dünyasında kanlı bir güç savaşını tetikler. Bu paralar yalnızca servet değil, aynı zamanda mutlak güç vaat etmektedir. Ve bu kaosun merkezinde tek bir isim fısıldanır: Kod adı “J”.
J, suç dünyasında bir efsanedir. Son derece zeki, soğukkanlı ve kimliğini ustalıkla gizleyen bir suç planlayıcısıdır. Planladığı her suç kusursuz işler; yakalanma ihtimali sıfırdır. %100 başarı oranıyla gerçekleştirdiği her operasyonu bir “sanat eseri” olarak görür. Onun için suç, sadece kazanç değil, zekânın mutlak zaferidir.
Öte yandan Jang Jung Hyeok, rozet taşıyan ama ahlakını çoktan kaybetmiş bir dedektiftir. Paraya duyduğu saplantı, onu adaletin karşısında konumlandırmıştır. Yetkisini rüşvet almak, suçlulardan pay koparmak ve güçsüzleri ezmek için kullanır. Yasayı temsil ediyor gibi görünse de, gerçekte suç dünyasının bir parçasıdır.
Bu kirli oyunun dışında kalamayan bir diğer isim ise Cha Gi Tae’dir. Bir zamanlar Milli İstihbarat Servisi’nde (NIS) finansal suçlarla mücadele eden elit bir ekibin lideriyken, beş yıl önce J’nin planladığı tek bir suç yüzünden her şeyini kaybetmiştir: kariyerini, itibarını ve inancını. Artık sistemin dışında, yalnız ve takıntılı bir adam olarak tek bir amaçla yaşar J’yi bulmak.
Ancak J’nin ardında bıraktığı yıkım bununla sınırlı değildir. Han Su Hyeon, beş yıl önce yine J’nin bir planının kurbanı olmuş; hayatı geri dönülmez şekilde parçalanmıştır. Kaybının ardından karanlığa sürüklenen Su Hyeon, keşiş Yang’dan sahte para basmanın sırlarını öğrenir. Zamanla, süper banknotları üretebilen en usta sahtekâr hâline gelir. Artık o da J gibi kusursuzluğun peşindedir ama amacı sanat değil, intikamdır.
Şimdi yollar yeniden kesişmektedir.
Zekâ ile hırs, intikam ile açgözlülük, yasa ile suç arasındaki sınırlar tamamen silinir.
Herkesin bir bedel ödeyeceği bu oyunda, asıl soru şudur:
Kazanan kim olacak… ve hayatta kalan gerçekten kazanan sayılabilecek mi?
Bu hikâye, paranın insan ruhunu nasıl yozlaştırdığını, kusursuz suç fikrinin ardındaki karanlığı ve intikamın insanı nasıl başka bir canavara dönüştürdüğünü anlatan yüksek tansiyonlu bir suç ve psikolojik gerilim anlatısıdır.
Will You Be My Manager?
Japon lise öğrencisi Hirose Hana (Kanon), çocukluğundan beri en büyük hayalini kurar: K-pop dünyasının en büyük yıldızlarını yetiştiren bir menajer olmak. Bu hayalini gerçekleştirmek için, Kore eğlence sektörünün yetenek mabedi sayılan Segi Sanat Lisesine transfer olur. Okul; dansın, müziğin, rekabetin ve hayallerin sürekli çarpıştığı bir arenadır.
Hana, ilk günlerinde şaşırtıcı derecede hızlı uyum sağlar. Hatta okulun en parlak yıldız adaylarından biri olan, hem yakışıklılığı hem de müzik yeteneğiyle dikkat çeken Koo Eun Ho (Ahn Jun Won) ile beklenmedik, sıcak bir arkadaşlık kurar. İkili zamanla birbirlerinin hem güçlü hem de zayıf yanlarını fark eder; Hana, Eun Ho’nun disiplinine hayran olurken, Eun Ho da Hana’nın içtenliğine ve çalışma azmine çekilir.
Ancak Segi Sanat Lisesi göründüğü kadar parıltılı değildir.
Başarı, burada dost değil; rekabetin en büyük yakıtıdır.
Hana kısa sürede fark eder ki:
Birinin parlaması, diğerinin gölgede kalması demektir.
Bu nedenle, birkaç öğrenci onun yükselişini kıskanarak ona karşı cephe almaya başlar.
Daha da kötüsü…
Hana’nın uzun süredir saklamaya çalıştığı bir sırrı vardır — ve okuldan biri bu sırrı öğrenmiş, uygun anda ifşa etmekle tehdit etmektedir. Hana’nın hayalleri bir anda tehlikeye girer. Tek bir ifşa, sadece kariyerini değil, Kore’ye geliş nedenini bile mahvedebilir.
Artık Hana şu soruyla yüzleşmek zorundadır:
Bu acımasız rekabet ortamında yalnız mı savaşacak, yoksa yeni arkadaşları — özellikle de Eun Ho — ona hayallerine ulaşması için destek mi olacak?
Segi Sanat Lisesi’nde aşk, rekabet, dostluk ve ihanet iç içe geçerken, Hana hayatının en büyük sınavıyla karşı karşıyadır.