Hikâye, lüks bir hayatın parıltısına ulaşmak için her şeyi göze alan gizemli Sarah Kim ile onun ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı dedektif Park Mu Gyeong etrafında şekillenir. Herkesin adını bildiği ama kimsenin gerçekten tanımadığı Sarah, üst segment bir markanın Asya yüzü olarak kusursuz bir yaşam sürüyormuş gibi görünür. Ancak bir cinayete kurban gitmesiyle birlikte bu parlak dünyanın ardındaki karanlık perde aralanır. Şiddet suçları biriminde görev yapan Mu Gyeong, soruşturmayı derinleştirdikçe Sarah’nın tek bir kişiden ibaret olmadığını, farklı kimlikler ve geçmişler arasında kaybolmuş bir hayat yaşadığını keşfeder. Gerçek ortaya çıktıkça, arzuların insanı nasıl dönüştürdüğü ve lüksün bedelinin ne kadar ağır olabileceği çarpıcı biçimde gözler önüne serilir.
Bir gün polis, engelli iki kişiyi kaçırdığı iddiasıyla Lee U Gyeom adlı bir adamı gözaltına alır. Soruşturma derinleştikçe olayın boyutu korkunç bir gerçeğe dönüşür: U Gyeom’un “tıbbi deney” adı altında tam 223 masum insanın ölümüne neden olduğu ortaya çıkar. Yarım bıraktığı tıp eğitimine rağmen tüm hastalıkları iyileştirebilecek bir teknoloji geliştirdiğini iddia eden adam, kanser gibi çaresiz görülen hastalıkların bile tedavi edilebildiğini savunur. Üstelik kendisi tarafından iyileştiğini söyleyen hastalar birer birer ortaya çıkmaya başlar. U Gyeom, bu yöntemi insanlığa açıklamayı kabul eder; ancak geçmiş suçlarından tamamen muaf tutulmayı şart koşar. Aksi halde intihar edeceğini söyler. Bu tehdit, herkesin kaderini bir çıkmaza sürükler. Beyin tümörü olan kızını kurtarmak isteyen bir avukat onu yaşatmaya çalışırken, savcı Chae Yeon adalet için U Gyeom’un en ağır cezayı almasını ister. Gerilim giderek büyür.
Skandallarla sarsılan şehir, yüzeyde modern ve düzenli görünse de derinlerinde çürümüş ilişkiler, örtbas edilmiş suçlar ve suskun tanıklarla doludur. Bu şehirde adalet, çoğu zaman gerçeğin değil, güçlü olanın yanında yer alır. Tam da bu kaosun ortasında, geçmişten gelen bir aşk ile vicdan arasında sıkışıp kalmış tutkulu bir adam ile hatalarını telafi etmeye çalışan deneyimli bir dedektifin yolları kesişir.
Liang Chen, gençliğinde yaptığı hataların bedelini hâlâ ödeyen, soğukkanlı ve zeki bir adamdır. İlk aşkı Mei Yun, yıllar önce şehirde patlak veren bir skandalın merkezinde kalmış, hayatı altüst olmuştur. Liang Chen, onu koruyabilmek adına küçük yalanlarla başlayan örtbas zincirini zamanla suçlara dönüştürür. Onun için suç, ahlaki bir tercih değil; sevdiği kadını hayatta tutmanın tek yoludur. Ancak her gizlenen gerçek, yeni bir felaketin kapısını aralar.
Öte yandan Dedektif Zhao Wei, mesleğinde saygınlığı olan, ancak geçmişte yanlış bir kararla masum bir insanın hayatını karartmış tecrübeli bir polistir. Bu hata, onu yıllar boyunca içten içe kemirmiştir. Zhao Wei için bu soruşturma, sadece bir cinayeti çözmek değil; kendi vicdanıyla yüzleşme fırsatıdır.
Olaylar, görünürde birbiriyle ilgisiz üç vaka etrafında şekillenir:
Şehrin kenar mahallelerinde işlenen gizemli bir cinayet, resmî kayıtlara “kaza” olarak geçen tuhaf bir maden faciası ve yıllar önce kapatılmış, fakat tanıkları susturulmuş karanlık bir dosya. Zhao Wei, bu vakalar arasındaki ince bağları fark ettikçe, şehirde 18 yıldır süregelen bir yalan düzeni ortaya çıkmaya başlar.
Soruşturma derinleştikçe, farklı sosyal sınıflardan gelen karakterlerin kaderleri iç içe geçer. Politikacılar, iş insanları, maden patronları ve susmaya zorlanan işçiler… Herkesin sakladığı bir sır vardır. Liang Chen’in kurduğu savunma duvarları birer birer çatlamaya başlarken, Zhao Wei gerçeğe her adımda biraz daha yaklaşır.
On sekiz yıl sonra açığa çıkan gerçekler, yalnızca suçlunun kim olduğunu değil; adaletin gerçekten kimin için var olduğunu da sorgulatır. Bu hesaplaşma, zekâ, cesaret ve fedakârlık gerektirirken; en büyük soru şudur:
Gerçek ortaya çıktığında, herkes bu bedeli ödemeye hazır mıdır?
Yunxi Kamu Güvenliği Bürosu’na bağlı Kriminal Teknoloji Birimi, şehirde çözülemeyen, karmaşık ve sıra dışı suçların son durağı olarak bilinir. Diğer birimlerin tıkandığı noktada devreye giren bu ekip, yalnızca delillere değil; bilimsel analiz, psikolojik çıkarımlar ve ileri adli teknolojiye dayanarak gerçeğin izini sürer. Birim, kamuoyunda “soğuk vakaların çözüldüğü beyin” olarak anılır.
Ekibin başında, yılların tecrübesiyle sakinliği ve keskin sezgilerini birleştiren Chen Guo Xian vardır. Disiplinli, mesafeli ve kuralcı görünse de, ekibini korumakta son derece kararlıdır. Onun için her vaka yalnızca bir dosya değil; doğru zamanda doğru kararı vermeyi gerektiren bir sorumluluktur. Geçmişte çözemediği bir dosyanın yükünü hâlâ omuzlarında taşıması, onu daha da titiz ve sert biri hâline getirmiştir.
Adli analizde uzman Si Yuan Long, olay yerindeki en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmayan bir tekniktir. Kimyasal kalıntılar, lif analizleri ve biyolojik izler onun oyun alanıdır. Ancak mükemmeliyetçi yapısı, hata yapma korkusunu da beraberinde getirir. Ye Qian, dijital adli bilişimde ekibin bel kemiğidir. Telefon kayıtları, güvenlik kameraları ve karanlık ağ izleri onun sayesinde anlam kazanır. Dışarıdan soğukkanlı ve mesafeli görünse de, teknolojiye sığınmasının ardında insanlarla bağ kurmakta zorlanan bir kişilik yatar.
Leng Qi Ming, suç profilleme ve adli psikoloji alanında uzmandır. Şüphelilerin zihnine girer, davranış kalıplarını çözümler ve suçun “neden”ini ortaya koyar. Ancak empati yeteneğinin fazlalığı, onu zaman zaman vakaların duygusal ağırlığı altında ezilmeye iter. Wan Jin ise saha ile laboratuvar arasında köprü kuran isimdir. Fiziksel delillerin toplanması ve korunmasında uzmandır; pratik zekâsı sayesinde kriz anlarında ekibi ayakta tutar.
Ekibin en genç üyesi, stajyer Wu Dan Qing, teorik bilgisi güçlü fakat saha deneyimi sınırlı bir adaydır. İlk başlarda hataları ve çekingenliğiyle eleştirilse de, olaylara farklı açıdan bakabilmesi ve sezgisel yaklaşımı sayesinde zamanla kendini kanıtlamaya başlar. Onun öğrenme süreci, ekibin geçmişle yüzleşmesine de ayna tutar.
Her yeni vaka; cinayetler, kayboluşlar, kimliksiz cesetler ve ustaca gizlenmiş suçlar, bu ekibi hem mesleki sınırlarında zorlar hem de kişisel yaralarını tetikler. Yunxi Kriminal Teknoloji Birimi için adalet, yalnızca suçluyu yakalamak değil; gerçeği, ne kadar acı olursa olsun ortaya çıkarmaktır. Ve bazen, en zor çözülen suç, insanın kendi içindeki karanlıktır.
Yun Ra Yeong, Kang Sin Jae ve Hwang Hyeon Jin için dostluk, yalnızca yılların alışkanlığı değil; birlikte ayakta kalmanın bir yoludur. Yaklaşık yirmi yıl önce üniversite sıralarında tanışan bu üç kadın, hayata karşı aynı anda hem cesur hem de kırılgan olmayı öğrenmiştir. Bugün, kadın suç mağdurlarını savunma konusunda uzmanlaşmış L&J Hukuk Bürosu’nda omuz omuza çalışan üç avukat olarak, adalet kavramını yalnızca meslek değil, kişisel bir dava hâline getirmişlerdir.
Büronun vitrini konumundaki Yun Ra Yeong, etkileyici hitabeti, sarsılmaz özgüveni ve kusursuz görünen dış görünüşüyle kamuoyunun gözünde “örnek avukat”tır. Televizyon programlarının aranan yüzü, sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan bir hukuk yıldızıdır. Ancak bu parıltının ardında, yıllardır bastırdığı korkular ve kimseye anlatamadığı yaralar vardır. Savunduğu her kadın, onu kendi geçmişine biraz daha yaklaştırır. Ve beklenmedik bir dava, Ra Yeong’u kaçtığını sandığı karanlıkla yüzleşmeye zorlar.
Kang Sin Jae, üçlünün doğal lideridir. Sert bakışları, baskın karakteri ve müzakere masasında rakibini sindiren tavrıyla hukuk dünyasında “aslan” lakabını almıştır. Kuralları esnetmekten çekinmez; yeter ki kazansın. Ancak kadınlara yönelik ağır bir suç davası, Sin Jae’nin geçmişte verdiği bir kararla doğrudan bağlantılıdır. Kontrolü kaybetmekten nefret eden bu güçlü kadın, ilk kez kendi vicdanıyla köşeye sıkışır.
Hwang Hyeon Jin ise adaletin sahadaki yüzüdür. Delil toplar, tanıklarla konuşur, tehditlerden çekinmez. İlkelerine ters düşen hiçbir şeye sessiz kalmaz. Fakat dedektif olan eşinin geçmişini kurcalamaya başlamasıyla, onun da sağlam sandığı zemini sarsılır. Gerçekler ortaya çıktıkça, Hyeon Jin’in sadakat ve doğrular arasındaki çizgisi bulanıklaşır.
Tüm bu çatlaklar, yirmi yıl önce kimseye anlatamadıkları ortak bir sırla birleştiğinde, üç kadının hayatı geri dönülmez biçimde değişir. Bu sır yalnızca geçmişlerini değil, savundukları davaların meşruiyetini ve birbirlerine olan güvenlerini de tehdit eder.
Ancak Ra Yeong, Sin Jae ve Hyeon Jin, dişlerini sıkarak ayakta kalmayı seçer. Yıkılmak yerine kenetlenirler. Erkek egemen bir sistemde, travmalarla ve güç sahipleriyle savaşırken, en büyük silahları kırılmaz dayanışmaları olur. Bu hikâye; adalet arayışının, kadın dayanışmasının ve geçmişle yüzleşmenin bedelini sert ama umutlu bir dille anlatır.
Hikâye, Güney Kore’nin finans dünyasının hızla büyüdüğü, denetim mekanizmalarının ise henüz yeterince olgunlaşmadığı 1990’ların sonlarında geçer. Bu dönemde Mali Denetleme Kurumu’nun en parlak isimlerinden biri olan Hong Geum Bo, henüz otuzlu yaşlarının başında olmasına rağmen keskin zekâsı, disiplinli çalışma tarzı ve soğukkanlılığıyla kurum içinde efsaneleşmiştir. Onun için duygular, karar mekanizmasını bozan gereksiz yüklerdir; hayatını kariyeri, rakamlar ve kanıtlanabilir gerçekler üzerine inşa etmiştir. Finansal suçlarla mücadeleyi kişisel bir misyon olarak görür.
Kurumun radarına takılan büyük bir menkul kıymetler şirketinde şüpheli para akışları tespit edildiğinde, dosya doğrudan Geum Bo’ya verilir. Ancak şirket, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir kurumsal yapı sergilemektedir ve içeriden bilgi toplamanın tek yolu, kimliğini tamamen silip sahaya inmektir. Geum Bo, radikal bir karar alır: 20 yaşında, lise mezunu saf bir genç kız olan “Hong Jang Mi” kimliğine bürünerek şirkette alt kademe bir çalışan olarak gizli göreve başlar. Bu dönüşüm yalnızca görünüşünü değil, tüm davranış biçimini, konuşma tarzını ve hatta hayata bakışını da değiştirmesini gerektirir.
Şirkette geçirdiği ilk günlerden itibaren Geum Bo, finansal düzenin perde arkasındaki kirli ilişkileri, örtülü anlaşmaları ve sistematik yolsuzlukları fark eder. Ancak onu asıl sarsan kişi, şirketin kilit figürlerinden biri olan Sin Jeong U olur. Jeong U, doğuştan bir stratejisttir; insanları değil, yalnızca rakamları ciddiye alır. Ona göre ahlak, sonuçlar uğruna eğilip bükülebilen bir kavramdır. Kurumsal yağmacı olarak bilinen Jeong U, şirketleri içten içe sökerek kâr elde etmeyi bir sanat gibi görür.
Jeong U’nun dünyası, Hong Jang Mi’yi gördüğü an sarsılır. Çünkü bu genç kız, bir zamanlar sevdiği ancak kaybettiği Hong Geum Bo’nun yüzüne tıpatıp benzemektedir. Mantıkla hareket eden, duyguları küçümseyen Jeong U için bu benzerlik kabul edilemez bir çelişki yaratır. Jang Mi’ye yaklaşırken, onun masumiyetinin ardında gizlenen zekâyı sezse de gerçeği fark edemez.
Böylece ikili, yalanlar, bastırılmış duygular ve çıkar hesaplarıyla örülü karmaşık bir ilişkinin içine sürüklenir. Geum Bo, görevini tamamlamak ile kendi geçmişiyle yüzleşmek arasında sıkışırken; Jeong U, rakamların açıklayamadığı bir gerçekle karşı karşıya kalır. Bu gizli görev, yalnızca bir finansal skandalı değil, iki insanın da inşa ettiği kimlikleri paramparça edecek bir hesaplaşmayı başlatacaktır.
Gerçek ortaya çıktığında, geriye şu soru kalır:
Sayılar her zaman dürüst müdür, yoksa asıl tehlike insanın kendini kandırmasında mı gizlidir?
Lee Han Yeong, yargıçlık mesleğine başladığı ilk günden itibaren adaletin yalnızca mahkeme salonlarında, kanunların açık hükümleriyle sağlanabileceğine inanan bir hukuk insanıydı. Güç, para ve siyasetle iç içe geçmiş bir yargı sisteminde bile hukukun kutsallığını korumaya çalışan nadir isimlerdendi. Üstlerinin telkinlerini, örtülü tehditlerini ve “dosyayı kapat” uyarılarını görmezden gelerek yalnızca delillere ve vicdanına kulak verdi. Bu tavrı, onu yargı dünyasında bir “aykırı” haline getirdi; kimileri için bir kahraman, kimileri için ise ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.
Kariyerinin zirvesindeyken, ülkenin en büyük konglomeratlarından birinin başkanını yargıladığı dava, kaderini mühürledi. Söz konusu başkan; cinayet, rüşvet, delil karartma ve sayısız yasa dışı faaliyetin merkezindeydi. Siyasi baskılar, medya manipülasyonu ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara rağmen Lee Han Yeong geri adım atmadı ve tarihe geçecek bir kararla sanığı ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Ancak bu cesur kararın bedeli ağır oldu. Kısa süre sonra, şüpheli bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Resmî kayıtlara göre bu bir “talihsiz olaydı”, fakat gerçekte herkes bunun bir infaz olduğunu biliyordu.
Ölümünden sonra akıllara tek bir soru takıldı: Lee Han Yeong’u bu kadar korkusuz yapan neydi? Cevap, çocukluğuna uzanıyordu. Henüz küçük bir çocukken, tesadüfen duyduğu ve yıllar boyunca hafızasından silinmeyen karanlık bir konuşma… O konuşma, bugün yargıladığı konglomerat ailesinin işlediği ilk büyük suça dairdi. O günden sonra adalet, onun için yalnızca bir meslek değil, bir kader haline gelmişti.
Lee Han Yeong’a beklenmedik bir şekilde ikinci bir hayat şansı verilir. Tüm anılarını, acılarını ve bilgilerini koruyarak yeniden hayata döner. Bu kez amacı nettir: Aynı hataları yapmadan, sistemin karanlık boşluklarını kullanarak gerçek adaleti sağlamak. Dünya, yozlaşmış hukuk düzeninin içinde, yalnızca adaleti tanıyan bu adamın varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Bu yolculukta onunla kesişen isimlerden biri Savcı Kim Jin A’dır. Babasını yıllar önce aynı konglomerat başkanının yol açtığı bir olayda kaybetmiş olan Jin A, adaleti kişisel bir intikam meselesi hâline getirmiştir. Soğukkanlılığı, zekâsı ve kararlılığıyla tanınan bu savcı, Lee Han Yeong’un ardında bıraktığı mirası fark eder. İkisi, farklı yöntemlere sahip olsalar da aynı hedefte birleşirler: Güçlülerin dokunulmazlığını yıkmak ve adaleti gerçekten yerine getirmek.
Ancak bu kez düşmanlar daha güçlü, oyunlar daha tehlikelidir. Ve Lee Han Yeong, ikinci hayatında bir kez daha bedel ödemek zorunda kalabileceğini çok iyi bilmektedir.
Hikâye, 1970’lerin çalkantılı ve sert atmosferinde, gücün parayla, adaletin ise kanla sınandığı bir dönemde geçer. Ülke hızla değişirken, perde arkasında yükselen çıkar savaşları ve yozlaşma, toplumun her katmanına sızmaktadır.
Baek Gi Tae, servet ve iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hedeflerine ulaşmak için hiçbir sınırı tanımayan tehlikeli bir adamdır. Para, nüfuz ve bağlantılar onun için yalnızca araçtır; asıl istediği şey mutlak kontroldür. Gölge anlaşmalar, kirli pazarlıklar ve sessiz infazlar onun dünyasının olağan parçalarıdır.
Karşısında ise, içgüdüleriyle hareket eden, korkuyu tanımayan ve adaleti sağlamak uğruna kendini tüketmekten çekinmeyen bir savcı vardır: Jang Gun Yeong. Onu diğerlerinden ayıran şey, sistemin çürümüşlüğünü kabullenmemesi ve gerektiğinde yasaların sınırında değil, tam içinde savaşmayı seçmesidir. Avcı gibi iz sürer, sabırlıdır ve hedefini asla bırakmaz.
İkili, ülkeyi sarsacak büyük ve karanlık bir olayın merkezinde karşı karşıya geldiğinde, bu çatışma artık yalnızca iki adam arasındaki bir hesaplaşma olmaktan çıkar. Jang Gun Yeong, Baek Gi Tae’yi durdurmak için hem mesleki kariyerini hem de hayatını riske atar; çünkü bu savaşta geri adım atmak, her şeyin daha da çürümesine göz yummak demektir.
Bu tehlikeli oyunda yalnız değillerdir.
– Choi Yu Ji, perde arkasında ipleri tutan, politik ve ekonomik çıkarları ustaca yönlendiren bir lobicidir.
– O Ye Jin, gerçeğin peşinden gitmekten vazgeçmeyen, belgeler ve tanıklar arasında kaybolmuş bir araştırmacıdır.
– Bae Geum Ji, olayların tam ortasında kalan ve tarafsız kalmanın bedelini ağır ödeyen bir figürdür.
– Cheon Seok Jeong, devlet mekanizmasının derinliklerinde yer alan başkatip olarak, sırların anahtarını elinde tutmaktadır.
Bu hikâye;
gücün yozlaştırıcı doğasını,
adaletin ne pahasına savunulması gerektiğini,
ve 1970’lerin karanlığında insanın gerçek yüzünü gözler önüne seren, sert, gerilim dolu ve karakter odaklı bir dönem anlatısıdır.
Ve sonunda şu soru kalır:
Gerçekten kazanan kim olacaktır gücü elinde tutan mı, yoksa kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan mı?
“Süper banknotlar” neredeyse ayırt edilemeyecek kusursuzlukta basılmış, olağanüstü kalitede sahte paralar yeraltı dünyasında kanlı bir güç savaşını tetikler. Bu paralar yalnızca servet değil, aynı zamanda mutlak güç vaat etmektedir. Ve bu kaosun merkezinde tek bir isim fısıldanır: Kod adı “J”.
J, suç dünyasında bir efsanedir. Son derece zeki, soğukkanlı ve kimliğini ustalıkla gizleyen bir suç planlayıcısıdır. Planladığı her suç kusursuz işler; yakalanma ihtimali sıfırdır. %100 başarı oranıyla gerçekleştirdiği her operasyonu bir “sanat eseri” olarak görür. Onun için suç, sadece kazanç değil, zekânın mutlak zaferidir.
Öte yandan Jang Jung Hyeok, rozet taşıyan ama ahlakını çoktan kaybetmiş bir dedektiftir. Paraya duyduğu saplantı, onu adaletin karşısında konumlandırmıştır. Yetkisini rüşvet almak, suçlulardan pay koparmak ve güçsüzleri ezmek için kullanır. Yasayı temsil ediyor gibi görünse de, gerçekte suç dünyasının bir parçasıdır.
Bu kirli oyunun dışında kalamayan bir diğer isim ise Cha Gi Tae’dir. Bir zamanlar Milli İstihbarat Servisi’nde (NIS) finansal suçlarla mücadele eden elit bir ekibin lideriyken, beş yıl önce J’nin planladığı tek bir suç yüzünden her şeyini kaybetmiştir: kariyerini, itibarını ve inancını. Artık sistemin dışında, yalnız ve takıntılı bir adam olarak tek bir amaçla yaşar J’yi bulmak.
Ancak J’nin ardında bıraktığı yıkım bununla sınırlı değildir. Han Su Hyeon, beş yıl önce yine J’nin bir planının kurbanı olmuş; hayatı geri dönülmez şekilde parçalanmıştır. Kaybının ardından karanlığa sürüklenen Su Hyeon, keşiş Yang’dan sahte para basmanın sırlarını öğrenir. Zamanla, süper banknotları üretebilen en usta sahtekâr hâline gelir. Artık o da J gibi kusursuzluğun peşindedir ama amacı sanat değil, intikamdır.
Şimdi yollar yeniden kesişmektedir.
Zekâ ile hırs, intikam ile açgözlülük, yasa ile suç arasındaki sınırlar tamamen silinir.
Herkesin bir bedel ödeyeceği bu oyunda, asıl soru şudur:
Kazanan kim olacak… ve hayatta kalan gerçekten kazanan sayılabilecek mi?
Bu hikâye, paranın insan ruhunu nasıl yozlaştırdığını, kusursuz suç fikrinin ardındaki karanlığı ve intikamın insanı nasıl başka bir canavara dönüştürdüğünü anlatan yüksek tansiyonlu bir suç ve psikolojik gerilim anlatısıdır.
Bir zamanların umut dolu girişimcileri olan üç yakın arkadaş—zeki ama aşırı özgüvenli Miran, teknik deha Jae, ve pazarlamanın konuşkan kralı Do-hoon—kurdukları startup şirketlerinin art arda batmasıyla milyonlarca wonluk borcun altında ezilirler. Yatırımcılar kapıda, icra memurları telefonda, aileler ise hayal kırıklığı içindedir. Üçlü köşeye sıkışmış durumdadır.
Tam bu sırada Miran’ın aklına “son bir şans” fikri gelir:
Terkedilmiş bir Budist tapınağını sahte bir “aydınlanma merkezi”ne çevirip mucizevi meditasyon seansları satmak.
Başlangıçta plan basittir: sahte ritüeller, yapay zen atmosferi ve internet reklamları… Birkaç zengin müşterinin ödeyeceği yüksek ücretlerle borcu kapatıp kayıplara karışacaklardır. Ancak işler kısa sürede kontrolden çıkar:
“Mucize iyileşme” videoları viral olur,
Tapınak birden bire ülkenin en popüler ruhani kaçış noktası hâline gelir,
Gerçek keşişler durumu fark eder ve tapınağı geri almaya çalışır,
Ve en kötüsü: tapınakta açıklanamayan tuhaf olaylar yaşanmaya başlar.
Üçlü, her adımda daha büyük bir yalanın içine saplanırken; hem otoritelerden hem mafyadan hem de gerçekten aydınlanmak isteyen kalabalıktan kaçmak zorunda kalırlar. Fakat dolandırıcılık planı büyüdükçe, her biri kendi inançlarıyla yüzleşmek zorunda kalır:
Gerçek huzur para için satılabilir mi?
Ve tapınakta “bir şeyler” onları izliyor olabilir mi?