Bir grup yakın arkadaş, şehir dışında terk edilmiş gibi görünen gizemli bir kampüsü keşfettiklerinde bunun sıradan bir üniversite olmadığını kısa sürede anlar. Cehennem Üniversitesi olarak bilinen bu yerde her gece tüm kurallar ortadan kalkmakta, cinayet serbest bırakılmakta ve hayatta kalmak tamamen içgüdülere bağlı hâle gelmektedir. Güvenli sandıkları dostluklar korku ve şüpheyle çatırdarken, öğrenciler birbirlerinden bile kuşku duymaya başlar. Grubun en cesuru olan Zein, yalnızca kaçmayı değil, bu kanlı düzenin arkasındaki karanlık gücü ortaya çıkarmayı da kafasına koyar. Gizli tüneller, kayıp öğrenciler ve örtbas edilen deneyler arasında ilerledikçe, okulun bir hayatta kalma oyunundan çok daha fazlası olduğunu keşfeder. Hayatta kalmak için artık sadece koşmak değil, gerçeği açığa çıkarmak zorundadır.
Hikâye, lüks bir hayatın parıltısına ulaşmak için her şeyi göze alan gizemli Sarah Kim ile onun ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı dedektif Park Mu Gyeong etrafında şekillenir. Herkesin adını bildiği ama kimsenin gerçekten tanımadığı Sarah, üst segment bir markanın Asya yüzü olarak kusursuz bir yaşam sürüyormuş gibi görünür. Ancak bir cinayete kurban gitmesiyle birlikte bu parlak dünyanın ardındaki karanlık perde aralanır. Şiddet suçları biriminde görev yapan Mu Gyeong, soruşturmayı derinleştirdikçe Sarah’nın tek bir kişiden ibaret olmadığını, farklı kimlikler ve geçmişler arasında kaybolmuş bir hayat yaşadığını keşfeder. Gerçek ortaya çıktıkça, arzuların insanı nasıl dönüştürdüğü ve lüksün bedelinin ne kadar ağır olabileceği çarpıcı biçimde gözler önüne serilir.
Stajyer Wang Cui Hua, sıradan bir günün ortasında kendini bir romanın içine düşmüş halde bulur ve bu yabancı dünyada gerçek kimliğini gizleyen kudretli kral Xia Hou Dan’la karşılaşır. Başta birbirlerine güvenmekte zorlanan ikili, hayatta kalabilmek için istemeden de olsa aynı safta yer almak zorunda kalır. Saray entrikaları, kadim kehanetler ve ölümle burun buruna gelen kararlar arasında ilerlerken, Cui Hua modern aklıyla olaylara farklı bir bakış getirir; Xia Hou Dan ise yıllardır sakladığı gücünü ortaya koyar. Kaderin onlar için çizdiği yolları değiştirmeye çalışırken aralarında giderek derinleşen bir bağ oluşur. Bu bağ yalnızca ikisini değil, tüm krallığın geleceğini etkileyecek bir güce dönüşür. Hikâye, Qi Ying Jun’un “This Is Ridiculous” adlı popüler internet romanından uyarlanmıştır.
Fener Festivali gecesinde sarayda verilen görkemli ziyafet, Prenses Huai Si’nin gizemli ölümüyle kana bulanır. Olayı araştırmakla görevlendirilen başmuhafız Li Pei Yi ile zeki memur Xiao Huai Jin, ilk bakışta basit bir suikast gibi görünen vakada çok daha karanlık bir gerçeğe ulaşır. İpuçları ilerledikçe, prensesin aslında kendi ölümünü planladığı ortaya çıkar. Uğradığı ihanetler ve haksızlıklar yüzünden önce kendisini aldatan adamdan ve güçlü bir ailenin kızından intikam alan Huai Si, ardından zorla evlendirilmekten kurtulmak için Penglai Terası’ndan atlamıştır. Soruşturma burada bitmez; sarayın iç bölümünde peş peşe yaşanan esrarengiz olaylar, ikiliyi daha derin bir komploya sürükler. Li Pei Yi, on yıl öncesine uzanan bir cinayeti aydınlatırken, sağ vezir ve bir cariyeyi kapsayan büyük bir entrikayı da gün yüzüne çıkarır.
Yunxi Kamu Güvenliği Bürosu’na bağlı Kriminal Teknoloji Birimi, şehirde çözülemeyen, karmaşık ve sıra dışı suçların son durağı olarak bilinir. Diğer birimlerin tıkandığı noktada devreye giren bu ekip, yalnızca delillere değil; bilimsel analiz, psikolojik çıkarımlar ve ileri adli teknolojiye dayanarak gerçeğin izini sürer. Birim, kamuoyunda “soğuk vakaların çözüldüğü beyin” olarak anılır.
Ekibin başında, yılların tecrübesiyle sakinliği ve keskin sezgilerini birleştiren Chen Guo Xian vardır. Disiplinli, mesafeli ve kuralcı görünse de, ekibini korumakta son derece kararlıdır. Onun için her vaka yalnızca bir dosya değil; doğru zamanda doğru kararı vermeyi gerektiren bir sorumluluktur. Geçmişte çözemediği bir dosyanın yükünü hâlâ omuzlarında taşıması, onu daha da titiz ve sert biri hâline getirmiştir.
Adli analizde uzman Si Yuan Long, olay yerindeki en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmayan bir tekniktir. Kimyasal kalıntılar, lif analizleri ve biyolojik izler onun oyun alanıdır. Ancak mükemmeliyetçi yapısı, hata yapma korkusunu da beraberinde getirir. Ye Qian, dijital adli bilişimde ekibin bel kemiğidir. Telefon kayıtları, güvenlik kameraları ve karanlık ağ izleri onun sayesinde anlam kazanır. Dışarıdan soğukkanlı ve mesafeli görünse de, teknolojiye sığınmasının ardında insanlarla bağ kurmakta zorlanan bir kişilik yatar.
Leng Qi Ming, suç profilleme ve adli psikoloji alanında uzmandır. Şüphelilerin zihnine girer, davranış kalıplarını çözümler ve suçun “neden”ini ortaya koyar. Ancak empati yeteneğinin fazlalığı, onu zaman zaman vakaların duygusal ağırlığı altında ezilmeye iter. Wan Jin ise saha ile laboratuvar arasında köprü kuran isimdir. Fiziksel delillerin toplanması ve korunmasında uzmandır; pratik zekâsı sayesinde kriz anlarında ekibi ayakta tutar.
Ekibin en genç üyesi, stajyer Wu Dan Qing, teorik bilgisi güçlü fakat saha deneyimi sınırlı bir adaydır. İlk başlarda hataları ve çekingenliğiyle eleştirilse de, olaylara farklı açıdan bakabilmesi ve sezgisel yaklaşımı sayesinde zamanla kendini kanıtlamaya başlar. Onun öğrenme süreci, ekibin geçmişle yüzleşmesine de ayna tutar.
Her yeni vaka; cinayetler, kayboluşlar, kimliksiz cesetler ve ustaca gizlenmiş suçlar, bu ekibi hem mesleki sınırlarında zorlar hem de kişisel yaralarını tetikler. Yunxi Kriminal Teknoloji Birimi için adalet, yalnızca suçluyu yakalamak değil; gerçeği, ne kadar acı olursa olsun ortaya çıkarmaktır. Ve bazen, en zor çözülen suç, insanın kendi içindeki karanlıktır.
Yun Ra Yeong, Kang Sin Jae ve Hwang Hyeon Jin için dostluk, yalnızca yılların alışkanlığı değil; birlikte ayakta kalmanın bir yoludur. Yaklaşık yirmi yıl önce üniversite sıralarında tanışan bu üç kadın, hayata karşı aynı anda hem cesur hem de kırılgan olmayı öğrenmiştir. Bugün, kadın suç mağdurlarını savunma konusunda uzmanlaşmış L&J Hukuk Bürosu’nda omuz omuza çalışan üç avukat olarak, adalet kavramını yalnızca meslek değil, kişisel bir dava hâline getirmişlerdir.
Büronun vitrini konumundaki Yun Ra Yeong, etkileyici hitabeti, sarsılmaz özgüveni ve kusursuz görünen dış görünüşüyle kamuoyunun gözünde “örnek avukat”tır. Televizyon programlarının aranan yüzü, sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan bir hukuk yıldızıdır. Ancak bu parıltının ardında, yıllardır bastırdığı korkular ve kimseye anlatamadığı yaralar vardır. Savunduğu her kadın, onu kendi geçmişine biraz daha yaklaştırır. Ve beklenmedik bir dava, Ra Yeong’u kaçtığını sandığı karanlıkla yüzleşmeye zorlar.
Kang Sin Jae, üçlünün doğal lideridir. Sert bakışları, baskın karakteri ve müzakere masasında rakibini sindiren tavrıyla hukuk dünyasında “aslan” lakabını almıştır. Kuralları esnetmekten çekinmez; yeter ki kazansın. Ancak kadınlara yönelik ağır bir suç davası, Sin Jae’nin geçmişte verdiği bir kararla doğrudan bağlantılıdır. Kontrolü kaybetmekten nefret eden bu güçlü kadın, ilk kez kendi vicdanıyla köşeye sıkışır.
Hwang Hyeon Jin ise adaletin sahadaki yüzüdür. Delil toplar, tanıklarla konuşur, tehditlerden çekinmez. İlkelerine ters düşen hiçbir şeye sessiz kalmaz. Fakat dedektif olan eşinin geçmişini kurcalamaya başlamasıyla, onun da sağlam sandığı zemini sarsılır. Gerçekler ortaya çıktıkça, Hyeon Jin’in sadakat ve doğrular arasındaki çizgisi bulanıklaşır.
Tüm bu çatlaklar, yirmi yıl önce kimseye anlatamadıkları ortak bir sırla birleştiğinde, üç kadının hayatı geri dönülmez biçimde değişir. Bu sır yalnızca geçmişlerini değil, savundukları davaların meşruiyetini ve birbirlerine olan güvenlerini de tehdit eder.
Ancak Ra Yeong, Sin Jae ve Hyeon Jin, dişlerini sıkarak ayakta kalmayı seçer. Yıkılmak yerine kenetlenirler. Erkek egemen bir sistemde, travmalarla ve güç sahipleriyle savaşırken, en büyük silahları kırılmaz dayanışmaları olur. Bu hikâye; adalet arayışının, kadın dayanışmasının ve geçmişle yüzleşmenin bedelini sert ama umutlu bir dille anlatır.
Hikâye, bundan tam yirmi üç yıl önce, masumiyet ile suç arasındaki çizginin henüz fark edilmediği bir çocukluk döneminde başlar. O yıllarda ilkokul altıncı sınıfa giden Junichi, hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir kararın parçası olur. Okulda yaşanan, yetişkinlerin bile kolay kolay kaldıramayacağı kadar ağır bir olayın ardından, bir tabanca dört çocuğun ellerinde kalır. Korku, panik ve “kimseye söylenmemesi gereken” bir sır duygusu onları birbirine bağlar. Junichi ve üç sınıf arkadaşı, okul bahçesindeki yaşlı bir kiraz ağacının altına bu tabancayı gömerken, bunun yalnızca bir nesneyi değil, vicdanlarını da toprağa emanet ettiklerinin farkında değildir.
O gün verdikleri söz, yıllar içinde sessizce çürür. Çocukluk sona erer, yollar ayrılır. Dört arkadaş farklı hayatlara savrulur; kimisi geçmişi tamamen unutmayı seçer, kimisi ise unutamasa bile susmayı öğrenir. Junichi için bu suskunluk, adalet arayışına dönüşür. Yıllar sonra dedektif olan Junichi, suçla arasına mesafe koyarak geçmişini telafi etmeye çalışır. Ancak kader, gömülen her şeyin bir gün yeniden ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu olduğunu hatırlatır.
Junichi, yeni bir cinayet soruşturmasına atandığında, olay yerinde karşılaştığı isim onu sarsar: Makiko. Çocukluk sırrını paylaştığı dört kişiden biri ve aynı zamanda ilk aşkı… Yıllar sonra yeniden karşı karşıya gelmişlerdir, fakat bu kez roller acımasızdır. Junichi bir dedektif, Makiko ise bir şüphelidir. Aralarında yarım kalmış duygular, söylenmemiş sözler ve gömülmüş anılar dolaşmaktadır.
Soruşturma derinleştikçe, gerçek yavaş yavaş su yüzüne çıkar. Cinayette kullanılan silah bulunur ve yapılan balistik inceleme, Junichi’nin en büyük korkusunu doğrular: Silah, yıllar önce kiraz ağacının altına gömdükleri tabancadır. Geçmiş, sessizliğini bozmuştur.
Artık Junichi yalnızca bir cinayeti değil, kendi hayatını da soruşturmak zorundadır. Adalet duygusu ile çocukluk sadakati, mesleki sorumluluk ile bastırılmış aşk arasında sıkışıp kalır. Makiko’nun suçlu olup olmadığı kadar, o gün toprağa gömülen suçun kime ait olduğu da sorgulanmaya başlar. Çünkü bazen en büyük sır, toprağın altında değil, insanın içinde saklıdır.
Xiao Zhi Yu ve Hu Xiu’nun yolları ilk kez, sıradan bir eğlence gibi görünen ancak içine girildiğinde insanı bambaşka bir dünyaya sürükleyen bir cinayet gizemi oyununda kesişir. Oyun, Çin Cumhuriyeti döneminde geçmektedir; katılımcılar sahte kimlikler üstlenir, dönemin kostümlerini giyer ve önceden yazılmış karmaşık bir senaryonun içine adım atarlar. Xiao Zhi Yu, soğukkanlı ve ketum bir karakteri canlandırırken; Hu Xiu, zeki, dikkatli ve sezgileri güçlü bir figüre hayat verir. Başlangıçta her şey rol icabıdır: söylenen sözler, yapılan hamleler ve kurulan ilişkiler tamamen kurgunun bir parçasıdır.
Ancak oyun ilerledikçe, rollerin ardındaki gerçek insanlar yavaş yavaş görünür olmaya başlar. Xiao Zhi Yu, Hu Xiu’nun yalnızca canlandırdığı karakteri değil, mimiklerinin ardındaki inceliği ve düşünceli hâllerini fark eder. Hu Xiu ise Xiao Zhi Yu’nun kontrollü tavırlarının altında gizlenen kırılganlığı sezmekte gecikmez. Oyun dünyasında kurulan iş birlikleri, birlikte çözülen ipuçları ve paylaşılan sessiz anlar, aralarında beklenmedik bir bağ doğurur. Bu bağ, senaryonun gerektirdiği yakınlığın çok ötesine geçmeye başlar.
Kaderin ince bir oyunu gibi, ikili oyun sona erdikten sonra gerçek hayatta da karşılaşır. Bu kez ne kostümler vardır ne de sahte isimler. Günlük hayatın sıradan akışı içinde yeniden bir araya geldiklerinde, oyun sırasında hissettiklerinin yalnızca rol olmadığını fark ederler. Ancak gerçek dünya, kurgusal dünyadan çok daha karmaşıktır. Geçmiş yaralar, söylenemeyen duygular ve belirsizlikler, aralarındaki mesafeyi korur.
Hikâye, iki paralel düzlemde ilerler: biri cinayet gizemi oyununun dramatik, entrikalarla dolu kurgusal dünyası; diğeri ise Xiao Zhi Yu ve Hu Xiu’nun yavaş yavaş kesişen gerçek hayatları. Bu iki dünya zamanla birbirine karışır. Oyunda söylenen bir cümle, gerçek hayatta anlam kazanır; kurguda yaşanan bir ayrılık, gerçek duyguların aynası hâline gelir. Hangisinin daha gerçek olduğu sorusu giderek belirsizleşir.
Gerçekle hayalin iç içe geçtiği bu süreçte, ikisi de en zor gerçekle yüzleşmek zorunda kalır: kaçtıkları duygular. Şimdi önlerinde tek bir soru vardır. Rol yapmadan, saklanmadan ve korkmadan… Birbirlerine giden yolu bulup, kendi hikâyelerinin mutlu sonunu yazabilecekler midir?
Yargı dünyasında yıldızı hızla parlayan, adaletiyle ve keskin zekâsıyla tanınan Lu Jiang Lai, kariyerinin zirvesindeyken geçmişte kapatılmış bir eş cinayeti davasının yeniden gündeme gelmesiyle bir anda hedef hâline gelir. Siyasi entrikalar ve bilinçli yönlendirmeler sonucunda itibarı yerle bir olur. Kaçmaya çalıştığı sırada ağır şekilde yaralanır ve uyandığında hafızasını kaybetmiş, kim olduğunu dahi hatırlayamayan bir kaçak hâline gelmiştir.
Tam da bu noktada kader, onu Çay Kralı olarak bilinen Rong ailesinin zeki, hırslı ve kimseye güvenmeyen kızı Rong Shan Bao ile karşılaştırır. Babasının ölümüne giden olaylarda yargı sisteminin parmağı olduğuna inanan Shan Bao, Lu Jiang Lai’yi tanır; ancak onun hafızasını kaybettiğini fark edince bunu bir fırsata dönüştürür. Bir zamanlar karşı saflarda yer alan bu iki insan için roller tamamen değişmiştir.
Shan Bao, kendi intikam planını adım adım hayata geçirmek için Lu Jiang Lai’nin kimliğini gizler ve onu Rong ailesinin malikânesinde seyis olarak çalışmaya zorlar. Güçten, itibardan ve kimlikten yoksun kalan Lu Jiang Lai, hayatta kalabilmek için bu aşağılayıcı oyunu kabul etmek zorunda kalır. Ancak yargıçlık yıllarından kalan içgüdüleri, malikânedeki gizli ilişkileri, yalanları ve çıkar çatışmalarını fark etmesine engel olamaz.
Rong ailesi, hem ekonomik hem de politik nüfuzunu artırmak için prestijli bir damat seçme süreci başlatır. Bu süreç; entrikalar, ittifaklar, ihanetler ve gizli anlaşmalarla dolu bir güç savaşına dönüşür. Lu Jiang Lai, bir seyis kimliği altında bu karmaşık oyunun tam merkezine sürüklenirken, Shan Bao’nun zekâsı ve acımasız planlarıyla sürekli karşı karşıya gelir.
İkili arasında başlayan bu zeka ve irade savaşı, zamanla beklenmedik bir dönüşüm geçirir. Shan Bao, Lu Jiang Lai’nin sandığı kadar suçsuz olabileceğine dair ipuçlarıyla sarsılırken; Lu Jiang Lai ise kayıp hafızasının ardında bıraktığı karanlık sırlarla yüzleşmeye başlar. İntikamla başlayan bu birliktelik, yavaş yavaş güven, şüphe ve bastırılamayan duygulara evrilir.
Ancak gerçekler ortaya çıktığında, her ikisi de zor bir seçimle karşı karşıya kalacaktır:
Adalet mi, intikam mı?
Gerçek kimlik mi, kurulan bağ mı?
Wude döneminde, Chang’an’ın gölgelerinde Huben Karanlık Muhafızları hüküm sürmekteydi. Ta ki derebeyi Xiao Wu Yang iktidarı zorla ele geçirene kadar. Darbenin ardından tahttan indirilen imparatorla birlikte Huben Muhafızları da tarihin karanlığına karıştı. Ancak fısıltılar hiç dinmedi: Söylentilere göre Huben’in gizemli lideri Yan Feng Shan, devrik hükümdarı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak üzere saklıyordu.
Yeni rejim, Huben’i tamamen ortadan kaldırmak için Huainan’dan dâhi bir devlet adamını görevlendirdi: Xie Huai’an. Fakat bu görev, Xie Huai’an için yalnızca siyasi bir zorunluluk değil, on yıldır beklediği bir intikamın başlangıcıydı. Çünkü Yan Feng Shan, geçmişte onun babasını öldürmüştü ve Xie Huai’an bu günü sabırla, soğukkanlılıkla hazırlamıştı.
Xie Huai’an, devrik imparatoru ustaca bir piyon gibi kullanarak gizli hamlelerini başlattı. Yoluna; savaş meydanlarında efsaneleşmiş General Gu Yu, ölümcül ustalığıyla tanınan kılıç savaşçısı Ye Zheng ve zihin oyunlarının efendisi stratejist Han Zi Ling eşlik etti. Her biri kendi inançları ve yaralarıyla bu ölümcül oyunun bir parçası hâline geldi.
Böylece saray entrikaları, kişisel intikamlar ve sadakat sınavlarıyla örülü bir gölge savaşı başladı. Bu savaşta kılıçlar yalnızca kan için değil, sırlar için de çekilecekti. Huben’in kaderiyle birlikte, imparatorluğun geleceği de terazinin iki kefesi arasında sallanmaktaydı.
Güç mü kazanacaktı, yoksa geçmişin bedeli mi ödenecekti?