Zorlu bir doğumun ardından Jiang Rong derin bir komaya girer. Gözlerini yeniden açtığında, taht entrikalarıyla dolu sarayda dul bir imparatoriçe olarak uyanır kollarında ise kimliğini bilmediği babadan doğan bir bebek vardır.
Ancak imparator öleli çok olmuştur ve dul bir kadının doğum yapması, imparatorlukta en büyük tabulardan biridir.
Bu durum yalnızca skandal değil, ölümle cezalandırılacak bir suç anlamına gelir.
Kendi hayatını ve oğlunun geleceğini korumak için, Jiang Rong’un yapabileceği tek şey vardır:
Gerçeği saklamak.
Ama saray duvarları fısıltılarla doludur.
Üç adam imparatorun soğukkanlı danışmanı, asi general ve sadık saray doktoru bebeğin babası olabileceği yönündeki söylentilerin merkezindedir.
Jiang Rong ise gerçeğe ulaşmak için bu üç adamın kalbine, geçmişine ve yalanlarına dalmak zorundadır.
Her biriyle kurduğu ilişki, aşk, ihanet ve kaderin garip bir oyununa dönüşür.
Sarayın karanlık köşelerinde komediyle karışık romantik bir kedi-fare oyunu başlar.
Ve sonunda Jiang Rong’un anlaması gereken tek şey şudur:
Kimin baba olduğu değil, kimin gerçekten yanında kalacağı önemlidir.
Üniversite son sınıf öğrencisi Iwai Takumi, sıradan ve sessiz bir hayat sürmektedir. Onun tek ışığı, idol grubu AMEL’in parlayan yıldızı Katagiri Mio’dur.
Mio’nun gülümsemesi, Takumi’nin karanlık günlerine umut taşır; o gülümsemeye bakarak hayatın hâlâ güzel olduğuna inanır.
Fakat bir gün, Mio’nun ünlü müzisyen Kaito ile aşk yaşadığı haberi gündeme bomba gibi düşer.
Takumi’nin dünyası yıkılır; hayranlığının saflığı, yerini kırgınlık ve hayal kırıklığına bırakır.
Kendini toparlamak için ölen büyükbabasının kırsaldaki evine gider sessizlikte huzur bulmayı umarak.
Ancak yağmurlu bir gecede kapısına gelen sırılsıklam, yaralı bir kadın her şeyi değiştirir.
Kadın, Mio’dur.
Ya da… öyle görünmektedir.
Kısa süreliğine kalmak için yalvarır, Takumi de kabul eder.
Bir anda, yıllardır hayalini kurduğu şey gerçekleşir: idolüyle aynı çatı altında yaşamak.
Ancak günler geçtikçe Takumi, Mio’nun tuhaf davranışlarını fark eder.
Bazen ses tonu değişir, bazen gözlerinde tanıdık olmayan bir ifade belirir.
Ve sonra öğrenir: Mio’nun içinde başka biri daha vardır Maki.
Tam bu sırada Kaito’nun gizemli ölümü tüm ülkeyi sarsar.
Takumi, Mio’nun bu olayla ilgisi olabileceğinden şüphelenmeye başlar.
İçindeki ses onu uyarır, ama kalbi reddeder.
Bir noktada artık karar vermesi gerekir:
Gerçeği ortaya çıkarmak mı, yoksa sevdiği idolü korumak mı?
Ve Takumi, aşkın en karanlık sınırını aşar
Sevdiği kadının suç ortağı olur.
Tilki iblisi kadar zeki olmasıyla ün salan Tang Li Ci, sakin ve güven veren tavrının ardında buz gibi bir zihin taşır.
Soğukkanlılığıyla tanınır, ama göğsünde atan kalp karnına gömülü o lanetli organ ölümcül bir sır saklamaktadır.
Bir zamanlar öğrencisi olarak gördüğü kardeşi Liu Yan, kendi klanına ihanet edip kanlı bir katliam gerçekleştirdiğinde, Tang Li Ci bir kez daha Jianghu’nun karanlık labirentine çekilir.
Artık dostla düşman, hakikatle yalan birbirine karışmıştır.
Bu kaosun ortasında, gizemli manipülatör Gui Mu Dan (Hayalet Şakayık) perde arkasından ipleri elinde tutar.
Onun planı basittir: tüm dövüş sanatları topluluğunu birbirine düşürüp, Jianghu’yu kendi kontrolüne almak.
Ama en büyük tehdit, Yin Yang Ustası’nın ortaya çıkmasıyla belirir o, Tang Li Ci’nin “Cennet ve Dünya Bir Arada” bedenini ele geçirip ölümsüzlüğe ulaşmak istemektedir.
Tang Li Ci artık sadece düşmanlarıyla değil, kendi kaderiyle de savaşmak zorundadır.
Seçilmiş kurban olarak yazılan kaderine karşı gelmeli, hem bedeninin hem ruhunun zincirlerini kırmalıdır.
Fakat her zeka bir bedel öder ve bazen en büyük plan, insanın kendine karşı kurduğu tuzaktır.
Göz teması kurmaktan korkan, içine kapanık bir dâhi çikolatacı…
Ve dokunmaktan acı çeken, zengin ama yalnız bir vâris…
İki kırık ruh, tesadüfen bir çikolata dükkânında karşılaşır.
Onları ayıran şey, aslında birbirlerine en çok benzeyen yanlarıdır: temas edememek.
O, başkalarının bakışlarından kaçarken duygularını sadece tatla ifade eder her çikolata, onun söyleyemediği bir cümledir.
O ise çocukluğundan beri insan dokunuşuna karşı hassasiyet geliştirmiştir; bir el sıkışması bile kalbinde fırtına koparır.
Ancak bir şekilde, bu iki korku birbirine işlemez.
Yan yana durduklarında, ne gözler acıtır, ne ten yanar.
Sanki dünya bir anlığına sessizleşir ve yalnızca kakao kokusu konuşur.
Yavaş yavaş, çikolatanın tatlılığıyla duvarlar erimeye başlar.
İkisi de fark eder ki bazen en derin yaralar, en yumuşak dokunuşlarla iyileşir.
“Tatlı Korkular”, insan temasının gücünü, korkunun ardındaki şefkati ve aşkın en narin hâlini anlatan romantik bir hikâye.
Ayumi Yamagishi (Kaho), gençliğinden beri istikrarlı ve güvenli bir hayat kurmayı hayal eden bir kadındır. Toplumun onayladığı bir mutluluk tanımına sıkı sıkıya bağlıdır: “iyi bir eğitim, saygın bir iş, yüksek statülü bir eş.”
Ve nihayet, bu hayalin somut haliyle birlikte yaşamaktadır üniversite yıllarından beri sevgilisi olan Katsuo Ebihara (Ryoma Takeuchi) ile.
Ayumi, Katsuo’nun her ihtiyacını düşünür; onun için yemek yapar, evini düzenler, hayatını kolaylaştırır.
Ancak bu özveri, fark ettirmeden kendi benliğini sessizce silmeye başlar.
Bir zamanlar hayalleri, tutkuları olan Ayumi, artık yalnızca “birinin sevgilisi”dir.
Öte yandan Katsuo, mükemmel bir erkek olduğunu düşünen, kibirli ve ataerkil bir bakış açısına sahip bir adamdır.
“Kadınlar yemek pişirir, erkekler çalışır” derken ses tonu bile sarsılmaz bir özgüven taşır.
İlişkilerinin mükemmel olduğuna inanır ta ki Ayumi’nin gözlerinde ilk defa bir yabancılık görene kadar.
Bir akşam yemeği sonrası, kendinden emin bir gülümsemeyle evlenme teklifini sunar.
Her şeyin planlandığı gibi gideceğini, Ayumi’nin gözyaşları içinde “Evet” diyeceğini sanır.
Ama o an, Ayumi ilk kez kendi sesini duyar.
Ve sessizliği yırtan tek kelimeyle her şeyi değiştirir:
“Hayır.”
Bu, bir ilişkinin sonu değil bir kadının kendi hayatının iplerini ilk kez eline alışının hikâyesidir.
Bunta, bir zamanlar sıradan bir maaşlı çalışandı. Her sabah aynı saatte trene biner, aynı kahveden alır, aynı masada otururdu. Ancak bir gün, o düzenli hayat aniden yıkıldı.
Şirketten kovuldu, ailesini kaybetti, birikimleri tükendi. Artık yalnızdı sokak lambalarının altında, internet kafelerin karanlık köşelerinde uyuyarak günlerini geçiriyordu.
Tam umudunu tamamen kaybettiği bir anda, gizemli bir e-posta aldı.
Gönderen: “Nonamare Corporation”
Konu: “Mülakat Daveti İnsanlığın Geleceği İçin.”
Ne olduğunu anlamadan mülakata katıldı.
Ve tuhaf bir şekilde, son aşamayı da geçti.
Artık Bunta, dünyayı kurtarmakla görevlendirilmiş “hafif bir esper”di yarı psişik güçlere sahip, ama tam olarak ne yapması gerektiğini bilmeyen bir “kahraman adayı.”
Şirketin sağladığı lojmanda, “yabancı” olduğunu iddia eden, garip bir şekilde duygusuz ama büyüleyici bir kadınla birlikte yaşamaya başladı.
Ancak işe başlamadan önce ona tek bir kural hatırlatıldı:
“İnsanlara aşık olma.”
Zaman geçtikçe Bunta, Nonamare’nin ardındaki gerçeği ve bu “kuralın” nedenini sorgulamaya başlar.
Görevleri ilerledikçe, karşısına çıkan olaylar insan duygularının en karanlık yönlerini yansıtır.
Kurtuluş için mücadele ederken, kendini bir kez daha en tehlikeli şeye yakalanmış halde bulur:
Aşka.
Büyük yayıncılık devi Sengokusha’da editör olarak ikinci yılını dolduran Shinoda Hinako, kendine sessiz, düzenli ve fazla dikkat çekmeyen bir kariyer inşa etmeyi planlamıştır. Ancak bir gün, üstlerinden gelen beklenmedik bir emirle hayatı altüst olur:
Artık şirkete bağlı, sansasyonel haberleriyle ünlü bir haftalık dergiye transfer edilmiştir.
Hinako’nun yeni dünyası, televizyon yıldızlarının gizli ilişkilerinden zimmete para geçirme skandallarına, hatta karanlık ve gizemli ölümlere kadar uzanır.
Bir zamanlar basit bir ofis rutini hayal eden genç editör, şimdi gerçeğin ve yalanın birbirine karıştığı bir savaşın ortasındadır.
Haberlerin ardındaki insanlar, sırlar ve çıkar ilişkileri Hinako’nun inançlarını sarsar.
“Gazetecilik kimin içindir?” sorusu, her gün biraz daha zihnini meşgul eder.
Zamanla, haberlerin yalnızca manşetlerden ibaret olmadığını fark eder.
Bir yandan mesleğinin vicdani yüküyle mücadele ederken, diğer yandan kendi geçmişiyle ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalır.
İş arkadaşları arasında idealist muhabirler, yorgun editörler ve manipülatif yöneticiler arasında denge kurmaya çalışırken, gerçeği bulmanın bedelinin ne kadar ağır olabileceğini öğrenir.
Dövüş sanatları dünyasının gölgeleri arasında adından yalnızca fısıltılarla söz edilen bir örgüt vardır: Karanlık Nehir. Üç asil aileden Su, Xie ve Mu oluşan bu örgüt, yıllardır suikastçılar arasında korku ve saygının sembolüdür. Her biri kendi alanında usta olan bu ailelerin liderleri, “Büyük İhtiyarlar” olarak bilinir ve örgütün mutlak dengesini sağlarlar.
Ancak bir gece, bilinmeyen bir zehir Karanlık Nehir’in kalbine sızar.
Büyük İhtiyarlar birer birer zehrin pençesine düşer ve ölümle yaşam arasına sıkışır. Bu haber, örgüt içindeki güç dengelerini yerle bir eder.
Kaosun ortasında, üç ailenin alt kolları iktidar hırsıyla dolup taşar.
Kimileri “yeni bir düzen” kurma bahanesiyle isyan başlatırken, kimileri kendi kan bağlarını bile hiçe sayar.
Bu kargaşada, Örümcek Gölgesi Birliği’nin lideri Su Mu Yu, sadakatle hareket eden az sayıdaki kişiden biridir.
Büyük İhtiyarlar’ı kurtarmak için tek umudu, efsanevi şifacılar diyarı Tıp Kralı Vadisi’ne ulaşmaktır.
Orada yaşayan gizemli şifacı Bai He Huai, tanrısal tedavi gücüyle tanınır ancak aynı zamanda kimseye güvenmeyen bir münzevidir.
Su Mu Yu, hem Bai He Huai’nin yardımını kazanmak hem de yol boyunca gönderilen suikastçıların saldırılarını savuşturmak zorundadır.
Her adımında ihanet, her gölgede ölüm gizlidir.
Ama Su Mu Yu için bu mücadele yalnızca efendilerini kurtarma meselesi değildir. Karanlık Nehir’in onurunu yeniden inşa etme savaşıdır.
1997 yılı… Güney Kore, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birinin eşiğinde.
Bir gecede çöken bankalar, kapanan fabrikalar ve dağılan aileler… Tam da bu fırtınanın ortasında, küçük ama umut dolu bir şirket olan Typhoon Trading Company, ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Şirketin sahibi Kang Dae Hoon, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla tanınan bir adamdır. Oğlu Kang Tae Pung ise zengin bir ailenin rahatlığı içinde büyümüş, hayatın zorluklarıyla pek karşılaşmamıştır. Ancak kriz vurduğunda, Tae Pung’un dünyası altüst olur. Şirket batma noktasına gelir, babası ani bir hastalık sonucu hayatını kaybeder ve Tae Pung, ilk kez gerçek dünyanın acımasız yüzüyle karşılaşır.
Yıkıntıların arasında, babasının mirasını yaşatmaya kararlı olan Tae Pung, Typhoon Trading Company’nin başına geçer.
Artık zengin bir mirasçının değil, ailesi ve çalışanları için savaşan bir liderin hikâyesi başlamıştır.
Şirketin muhasebecisi O Mi Seon, mütevazı ama kararlı bir genç kadındır. Ailesinin geçimini sağlamak için elinden gelen her işi yapar sabah kahvesinden akşam defterine kadar her detay onun sorumluluğundadır. Tae Pung’un şirkete sahip çıkma azmi, Mi Seon’un içinde de bir kıvılcım yakar. Birlikte, ekonomik krizin soğuk rüzgârlarına karşı durmaya çalışırlar.
Aralarındaki bağ, zamanla iş arkadaşlığının ötesine geçerken, Typhoon Trading Company sadece bir iş yeri değil, yeniden doğuşun ve umudun sembolü haline gelir.
“Fırtınanın ortasında bile, kalbini kaybetmezsen ayakta kalırsın.”
Bu hikâye, bir ülkenin yeniden ayağa kalkışını, bir şirketin küllerinden doğuşunu ve iki insanın zor zamanlarda filizlenen aşkını anlatıyor.
Hikâye, tesadüflerin kaderle buluştuğu Yong’an Şehrinde geçiyor. Seyahatleri sırasında yolu buraya düşen Shen ailesi, huzurlu görünen bu şehirde ummadıkları bir dünyanın kapısını aralar. Yong’an, sadece eski taş sokakları ve büyüleyici pazarlarıyla değil; aynı zamanda gizli tariflerle dolu sofraları ve unutulmaz tatlarıyla da bambaşka bir ruh taşımaktadır.
Shen ailesi, şehrin büyüsüne kapılırken, kader onları kraliyet görevlisi Lin Yan ile karşılaştırır. Lin Yan, dışarıdan soğukkanlı ve disiplinli görünse de, içinde geçmişin gölgelerini ve söyleyemediği duyguları saklayan bir adamdır. Shen ailesinin en genç kızıyla yolları kesiştiğinde, sıradan bir tanışma, yavaş yavaş zarif bir yakınlığa dönüşür.
Geleneklerin, yemeklerin ve duyguların iç içe geçtiği bu hikâye, izleyiciyi hem göz hem gönül şölenine davet eder.
Ancak Yong’an’ın sakin yüzeyinin altında saklı sırlar vardır ve bazen en tatlı lezzetlerin ardında, en acı gerçekler gizlenir.
Bu beklenmedik yolculukta Shen ailesini neler bekliyor?
Bir tesadüfle başlayan bu karşılaşma, kaderin en ince dikişlerini nasıl çözecek?